AktüelGazeddablogŽižek: Taliban’ın Afganistan’ı bu kadar çabuk geri almasının gerçek nedeni ne?

Taliban’ın 80.000 askeri, şehirleri domino taşı gibi düşen Afganistan’ı geri alırken, daha iyi donanımlı ve eğitimli 300.000 kişilik hükümet güçleri büyük oranda dağıldı ve savaşma isteği göstermeksizin teslim oldu. Bunun nedeni ne?
Gazedda Kıbrıs Gazedda KıbrısAğustos 22, 2021
“insan_ticareti"
Gazedda_Patreon

Taliban’ın 80.000 askeri, şehirleri domino taşı gibi düşen Afganistan’ı geri alırken, daha iyi donanımlı ve eğitimli 300.000 kişilik hükümet güçleri büyük oranda dağıldı ve savaşma isteği göstermeksizin teslim oldu. Bunun nedeni ne?

Batı medyası bize bunun birkaç açıklaması olabileceğini söylüyor. İlki bariz bir şekilde ırkçı bir “açıklama”: oradaki Afgan halkı demokrasi için yeterince olgun değil, köktendinciliğin özlemini çekiyor – hiçbir şeyi açıklamayan gülünç bir iddia. Yarım yüzyıl önce Afganistan, Afganistan Demokratik Halk Partisi olarak bilinen ve hatta birkaç yıl iktidarı ele geçirmeyi de başaran güçlü bir Komünist Parti’ye sahip olan, (orta derecede) aydınlanmış bir ülkeydi. Afganistan, ancak daha sonra, komünist iktidarın çöküşünü önlemeyi amaçlayan Sovyet işgaline bir tepki olarak dinsel olarak köktenci oldu.

Medyanın bize verdiği bir başka açıklama da terör: ordu düştü çünkü Taliban karşı çıkanları acımasızca infaz ediyor.

Bir diğeri ise inanç: Taliban, eylemlerinin Tanrı tarafından kendilerine verilen görevin icrası olduğuna ve bu yüzden zaferlerinin de garanti olduğuna inanıyor. Yani sabırla bekleyebiliyorlar çünkü zaman onlardan yana.

Taliban’ın ülkeyi neden bu kadar çabuk geri almayı başardığına dair daha karmaşık ve gerçekçi bir açıklama, devam eden savaşın ve yolsuzluğun neden olduğu kaostur. Bu kaos, Taliban rejimi baskı getirse ve şeriat kanunu dayatsa bile, en azından bir miktar güvenlik ve düzeni garanti edeceği inancına neden olmuş olabilir.

Ancak tüm bu açıklamalar, liberal Batı için travmatik olan temel bir gerçeği görmezden geliyor gibi görünüyor. Bu, Taliban’ın hayatta kalmayı umursamaması ve savaşçılarının “şehitlik” mertebesine ulaşmaya, sadece bir savaşta değil, intihar eylemlerinde bile ölmeye hazır olmasıdır. Köktendinciler olarak Taliban’ın şehit olarak ölmeleri halinde cennete gideceklerine “gerçekten inandıkları” açıklaması, entelektüel içgörü anlamında inanç (“Biliyorum cennete gideceğim, bu bir hakikat”) ile angaje bir öznel konum olarak inanç arasındaki farkı yakalayamadığından yeterli değildir.

Başka bir deyişle, bu açıklama, bir ideolojinin -bu durumda inancın- sadece ona imanımızın kuvvetinden değil, inancımıza varoluşsal olarak kendimizi nasıl adadığımızdan da kaynaklanan maddi gücünü -bu durumda, inancın gücünü- hesaba katmıyor: her birimiz şu  ya da bu inancı seçen özneleriz ama bu inancın yaşamımıza nüfuz etmesi anlamında, biz inancımızız. 

Fransız filozof Michel Foucault, 1978 İslam Devrimi’nden bu özelliğinden dolayı o kadar etkilenmiş ki İran’ı iki kez ziyaret etmiştir. Onu orada büyüleyen, sadece şehitliği kabul eden duruş ve canını kaybetme konusundaki kayıtsızlık değildi; orada modern Batı gücünün yatıştırıcı, nötralize edici ve normalleştirici biçimlerinin aksine, partizan ve kavgacı bir hakikat söyleme biçimini ve mücadele ve çile yoluyla dönüşümü vurgulayan, “hakikat tarihi”nin çok özel bir anlatımıyla iştigal etmişti. Tarihsel-politik söylemde iş başında olan hakikat kavramı bu noktayı anlamak için çok önemli; partizanlara ayrılmış olan taraflı bir hakikat anlayışı.

Veya Foucault’nun kendisinin de dediği gibi:

“Haktan (ya da daha doğrusu haklardan) söz eden bu özne hakikati konuşuyorsa, o hakikat artık filozofun evrensel hakikati değildir. Genel savaş hakkındaki bu söylemin, savaşı barışın altında yorumlamaya çalışan bu söylemin, aslında savaşı bir bütün olarak tanımlama ve savaşın genel gidişatını yeniden inşa etme girişimi olduğu doğrudur. Ama bu onu bütünleyici veya tarafsız bir söylem yapmaz; her zaman perspektife bağlı bir söylemdir. Bütünlükle, ancak onu tek taraflı olarak görebildiği, çarpıtabildiği ve kendi bakış açısından görebildiği ölçüde ilgilenir. Başka bir deyişle, gerçek, yalnızca muharebe konumundan, aranan zafer perspektifinden ve nihayetinde, tabiri caizse, konuşan öznenin kendisinin hayatta kalması açısından konuşlandırılabilen bir gerçektir.”

Böylesine angaje bir söylem, henüz modern bireyciliğe girmemiş olan modern öncesi “ilkel” toplumun bir işareti olarak bir kenara atılabilir mi? Ve bugün yeniden canlanması faşist gerilemenin bir işareti olarak baştan mı savılmalı?

Batı Marksizmini asgari düzeyde tanıyan herkes için cevap açıktır: Macar filozof Georg Lukacs, Marksizmin taraflılığına rağmen değil, sadece belirli bir öznel konumdan erişilebilecek şekilde “taraflı” olduğu için nasıl “evrensel olarak doğru” olduğunu gösterdi. Bu görüşe katılabiliriz ya da katılmayabiliriz, ama gerçek şu ki, Foucault’nun uzak İran’da aradığı şey -hakikati söylemenin agonistik biçimi (“savaş”)- Marksist görüşte zaten güçlü bir şekilde mevcuttu: sınıf mücadelesi içinde elde edilmiş olmak, tarihin “nesnel” bilgisinin önünde bir engel değil, onun koşuludur.

Belirli bir öznel angajman (Foucault’nun “modern Batı iktidarının pasifleştirici, nötrleştirici ve normalleştirici biçimleri” olarak nitelendirdiği şey) tarafından çarpıtılmayan, gerçekliğe “nesnel” (taraflı olmayan) bir yaklaşım olarak tanımlanan olağan pozitivist bilgi nosyonu, en saf haliyle “ideolojinin sonu”nun ideolojisidir.

Bir yanda ideolojik olmayan “nesnel” uzman bilgisi var. Diğer yanda, her biri kendine özgü “öz bakım”a (Foucault’nun İran deneyimini terk ederken kullandığı terim, “kendilik kaygısı”), yaşamına zevk veren küçük şeylere odaklanan dağınık bireyler var.

Liberal bireyciliğin bu bakış açısından, evrensel adanmışlık özellikle de yaşam riski içeriyorsa, şüpheli ve “irrasyonel”dir.

Burada ilginç bir paradoksla karşılaşıyoruz: geleneksel Marksizm’in Taliban’ın başarısının inandırıcı bir açıklamasını sağlayabileceği şüpheli olsa da, Foucault’nun İran’da aradığı şeyin (ve şimdi Afganistan’da bizi hayrete düşüren şeyin) mükemmel bir Avrupa örneğini sağlayan geleneksel Marksizm’di: herhangi bir köktendincilik içermeyen, sadece daha iyi bir yaşam için kolektif bir katılımı içeren bir örnek. Küresel kapitalizmin zaferinden sonra, bu kolektif angajman ruhu bastırıldı ve şimdi bu bastırılmış duruş dini köktencilik kisvesi altında geri dönüyor gibi görünüyor.

Bastırılmış olanın, doğru düzgün bir kolektif kurtuluşçu katılım biçiminde geri dönüşünü tahayyül edebilir miyiz? Elbette. Onu hayal edebilmekle kalmıyoruz, kapılarımızı büyük bir güçle çaldığını da duyuyoruz.

Küresel ısınma felaketinden bahsetmek bile yeterli: küresel ısınma felaketi, alıştığımız birçok zevkten fedakarlık ederek kendi şehitlik biçimlerini talep eden geniş çaplı kolektif eylemlere çağırıyor bizi. Tüm yaşam tarzımızı gerçekten değiştirmek istiyorsak, zevkleri kullanımımıza odaklanan bireyci “kendimize özen gösterme”nin yerini bunların alması gerekecektir. Uzman bilim tek başına bu işi yapmayacaktır – en derin kolektif angajmana dayanan bir bilim olması gerekecektir. Bu bizim Taliban’a cevabımız olmalı.

Yeni Özgür Politika

Çeviri: Serap GÜNEŞ

(*) Çevirenin notu: Yazarın Foucault göndermesi, aydınlanma düşmanı Batılı entelektüellerin (bilhassa da erkek olanların) Marksizm’den kaçmak için “Doğu”da ona rakip akım ve hareketlere kucak açtığını hatırlatmak olabilir.

Gazedda Kıbrıs

Gazedda Kıbrıs

Gazedda'yı hem yaşatabilmek hem de içeriklerini daha da zenginleştirebilmek için okuyucu katkısına ihtiyacımız var. Bağımsız ve özgür olmak, öyle kalmak ve bu sesi yaygınlaştırmak, daha fazla paylaşmak istiyoruz. Bunun da yolu sizlerin desteğinden, yani yurttaşların, Gazedda’yı sahiplenen insanların gönüllü oluşturacakları fondan geçmektedir. Gazedda’ya patreon üzerinden destek olabilirsiniz. https://www.patreon.com/gazedda

LGBT kitapcık