AktüelGazeddablogFutbol: İşçi sınıfının mı? Burjuvazinin mi? – Hakan Aydın

Her şey işçi sınıfının tekdüze yaşamına heyecan katmak için futbola yönelmesi ile başladı. Futbol, sanayi işçilerinin mutluluğuydu. İşçi sınıfının bu mutluluğu fabrika sahiplerinin dikkatini çekince; futbol, kapitalist burjuvazinin toplumsal etkinliğini artırabileceği alana doğru ittirildi.
Gazedda Kıbrıs Gazedda KıbrısEkim 28, 2021
“insan_ticareti"
Gazedda_Patreon

Hakan Aydın[email protected]

“Tarihi ayrıntılarla can sıkmayalım” diyoruz ama gerçeklerden de uzaklaşamıyoruz! Futbol, geleneksel olarak belirli yerelliklerin (mahalle, işyeri, köy, kasaba, kent…) temsilcisi olarak çıktığı yolda çok uluslu sermayenin temsilciliğine varmıştır. Bugün, sermayenin uluslararası işbirliği ve rekabetinin önemli alanlarından bir tanesi olan futbolun yaklaşık 150 yıllık yolculukta yaşadığı değişimin kavranması aynı zamanda futbolun bugün yerleştiği yerin de anlaşılması demektir.

Her şey işçi sınıfının tekdüze yaşamına heyecan katmak için futbola yönelmesi ile başladı. Futbol, sanayi işçilerinin mutluluğuydu. İşçi sınıfının bu mutluluğu fabrika sahiplerinin dikkatini çekince; futbol, kapitalist burjuvazinin toplumsal etkinliğini artırabileceği alana doğru ittirildi. Burjuvazi için etkinlik para kazanılacak kalabalığa ulaşabilmek demekti, işçi sınıfının kurduğu spor kulüpleri endüstri şirketlerinden “destek” görmeliydi.

Kulüpler/takımlar, önce endüstri kentlerinin isimleriyle anılırken; yavaş yavaş maddi destek veren firmaların reklamları ile anılmaya başladı. Ardından, Endüstri/Sanayi kentlerindeki burjuvazi bir araya gelip, takım kurarak ya da satın alarak işçi sınıfının mutluluğundan para kazanmanın yollarını aramaya koyuldu.

Sporcuların adının bir takımla, takımların taraftarla anıldığı dönemin sonuna geliniyordu. Futbolcuların boş mukaveleye imza attığı, para alamadığı zaman isyan etmediği, arkadaşları ile birlikte gittiği gece kulübünde hesabı ödeyemediği için saatini rehin bıraktığı dönem; “Gladyatörler”in dönemi kapanıyor, mahallelerin en güzel abilerinden olan futbolcular bilinmeyen uzaklarda kayboluyordu.  

Burjuvazi; şarap gibi, tango gibi, gitar gibi… Futbolu da işçi/emekçi sınıfın elinden almak üzereydi! Çok geçmeden; Kapitalizmin uluslararası güçlerinden biri olan İngiltere’de yaşanan Hillsborough faciası, burjuvazinin çıkarlarına tahvil edilecekti.

Burjuvazi, 1989 yılında; tribünlerde can veren işçilerin cenazelerine basarak “güvenlikli statların üretimi”ni savunuyor, bu statları da bilet fiyatlarını yükselterek yapmak istiyordu. Statların yenilenmesi; inşaat, teknoloji ve güvenlik pazarı ile futbolun birleştirilmesi yani futbolun şirketleşmesi demekti. İşçi sınıfının futbol aşkı, alın terinden çalınarak şirketlerin kasasında birikecekti.

Facianın ardına “Premier League” eklerken; 1992 yılında, futbolun amatör ve emekçi ruhu kapitalizmin mezarlığına gömülüyordu. Burjuvazinin gündeminde büyük yayın gelirlerinin paylaşımı ile şampanya içilerek maç seyredilen özel odaların/locaların kiralandığı statlar vardı ve -en önemlisi- büyük şirketlere ait takımlar ekonomik olarak aynı klasmanda bulunmayan takımlarla top oynamayacaktı. Herkes parasına göre oynamalıydı. Sınıf farklılığı futbolda kendini açıkça ifade ediyordu.

Yeter mi? Burjuvazinin para hırsına hiçbir şey yetmez!

İşçi ve emekçilere “sizin” diye yutturulan statlar, iş merkezi, konferans salonu ve eğlence merkezleri olarak maç günleri dışında da para kazanılan yerler haline getirildi. Bu alanlar ayrı ayrı ve defalarca kiralanırken; futbol, rant üreten bir merkez halini aldı.

Burjuvazinin futboldaki gücü o kadar büyüdü ki; AB çatısı altında Bosman Kuralları, FİFA ve UEFA gibi uluslararası yapılandırmalar sonrasında Şampiyonlar Ligi ile ileri kapitalist ülkelerin başat sermaye gruplarının özel ilişkilerine taşındı. Bu   ülkelerin ilişkileri futbol üzerinden yeniden re-organize edildi ve sermaye piyasasının arenası olan dünya borsalarına girildi.

Kapitalizm, neo-liberal ilke, ahlak ve kurallarını futbol dünyasına ustalıkla pompaladı. Geçmişin vefa, sevgi ve dostluk bağlarını; birlikte hareket etme duygusunu unutturdu. Unutturulanlar, aslında işçi sınıfının tarihsel özellikleriydi. Futbol, “dünya çapında takım olmak” yalanlarının arasında işçi sınıfının elinden çekilip alındı. Kulübe, takıma ve taraftara gönül yoluyla bağlanmış futbolcuyla, “star” arasındaki fark “sadece para”  demekti. Alt yapı özel okullara terkedildi. Bundan sonrası yatırımlar, mağazalar, devlet yardımları; kira, gişe ve reklam gelirleri; futbolcu satış ve kiralama kârları olarak burjuvazinin kasasına akacaktı. 

Kulüpler sermayesine göre tabakalara ayrılırken taraftarlar/tribünler ayrılmaz mı? Tribünler, sahayı ve şeref tribününü göreceği açıya göre iç mimarlarca çizilen özel planlarla parçalandı, her bir parça finans uzmanları tarafından maksimum kâr hesabına göre  fiyatlandırıldı.

Burjuvazi, tarifsiz para kazandığı/kazanacağı alanlarla; takımın başarısı/şampiyonluğunun doğrudan bağlantısını kurdu. Daha çok kazanmanın koşulu daha çok şampiyonluktu. Sermayesi daha küçük olduğu için şampiyonluktan para kazanamayacak olanlarsa ya sahada “yenilerek” ya da hamasetle taraftardan toplayarak para kazanacaktı. Şirketler, ürettikleri enformasyonla “aynı gemideyiz” yalanını taraftarlara kabul ettirdi.

Burjuvazi; futbolda iki şeyi birden keşfetmişti. Birincisi; futbol, yarattığı olağanüstü büyüklükteki rant ile kasalarını dolduracaktı. İkincisi; fabrikalarda üretimden gelen artı-değer birikiminin futbol alanına doğru genişletilmesini sağlayacaktı. İlki kolay anlaşılabilir bir durumdur, yukarıda bahsedilmişti. İkincisini açmak gerekir.

Artı-değer, işçi ve emekçilerin; üretime ve genişletilmiş üretime emeğiyle kattığı değerle, o üretimden ve genişletilmiş üretimden ona bırakılan pay/maaş/ücret arasındaki fark olarak özetlenebilir. Burjuvazinin zenginliğinin temel nedenlerindendir. Ara not olsun: boynumuzdaki yakanın rengi sadece artı-değer sömürüsünün oranına etki eder. İşçi ve emekçiler yaşamın her alanında hayatı yeniden var ederken yani üretirken, farkında olarak ya da olmayarak burjuvazinin beslenip semirmesini de sağlar. Bu kapitalist düzenin kendisi ortadan kaldırılmadan değiştirilemeyecek olan en temel kuralıdır. 

Burjuvazi, üye yönetim sistemleri, aidatlar ve finansal salma planlarıyla işçi ve emekçileri kulüp üyeliğinden uzak tutmayı başardı. Kulüp, takım, stat, mağaza ve tüm eklentiler burjuvazininken, taraftara gökkuşağının renklerinden herhangi ikisini ya da üçünü bir arada sevme hakkını bıraktı ancak bu sevgi karşılıksız olamazdı. Hayatımız boyunca yemeden içmeden bile biriktiremeyeceğimiz paralara alınan “bir adet” futbolcunun “lansmanında” sunulan ilk formadan satın almak gibi bir sorumluluk yüklediler, örneğin.

Burjuvaziye ait bir fabrikada dikilen, kulübün logosunu taşıyan ve maliyeti yirmi lira bile olmayan bir formayı yüzlerce lira ödeyerek satın almamız istendi. Bu formayı üreten, ütüleyen, ambalajlayan, depoya/mağazaya taşıyan, internete yükleyen, satışını sağlayan… her bir işçinin/emekçinin bir forma satışından aldığı pay beş kuruşu geçmiyorken; yine bir fabrikada, bankada, hastanede, muhasebe bürosunda benzer süreçlerle çalışan her bir işçiden/emekçiden, yani bizden, emeğinin sömürüsünden arta kalan ve daima yoksulluk sınırının altında olan maaşından artırarak o formayı satın alması beklendi. Burjuvazi, formanın üretimi için işçi sınıfına ödediği beş kuruşa karşılık, yüzlerce liraya forma satarak artı-değerini genişletti. Bu “kulübünüzü desteklemek için satınalın!” dedikleri her bir ürün için geçerliydi. Forma alın, aksesuar alın, televizyon yayını alın, bilet alın… Ne alırsanız alın, yeter ki alın!

Burjuvazi, taraftarların bunları alacağından o kadar emindir ki, artık “toptan alın!” diyor. Mağaza üyeliği, kombine ve e-bilet uygulamaları ile başlayan süreç, passolig’le taraftarları disipline etmeye kadar uzandı.

Burada “taraftarı disipline etmek” durumunu da biraz açalım: “Taraftarın neden disipline edilmesi gerekiyor? Bunun sınırı neresidir?” Öyle ya; kulüp mağazasından ürün, internetten bilet ve maç yayını yapan kanallardan abonelik alan, stadyumdaki tabakalara ayrılmış tribünlerde maç boyunca bağıran ve sahada milyonlarca lira para alan “starları” çılgınca alkışlayan bir taraftar yeterince “disiplinize” edilmemiş midir? Burjuvazi daha ne istiyor olabilir ki?

Burjuvazi, mevcut düzeni tehdit edecek tavır ve davranışları bırakmamızı istiyor! Bir gün bizden çalınan futbolu geri isteyeceğimizi biliyorlar.

Şikâyetler geçici işlerdir, takılmazlar ancak sözlü ya da pankartlı protestolar, İzmir Marşı, Ali İsmail Korkmaz ya da Gezi anması… Hele bir de tribünlerden “Bu Düzen Değişmeli!” diye haykırırsak işin sonu terör suçuyla yargılanmaya kadar gidecektir, gitmiştir.

Burjuvazi yani kapitalistler yani sermaye sınıfı için temel “ihtiyaç” sermaye birikimidir. Bu birikimin sürekliliği rant ve artı-değerle, koruması yasalarla sağlanır. İşçi/emekçi sınıfından beklenen bu yasalara uyması, ondan çalınana ses çıkarmamasıdır.

Sopalı Pankart’ın bir söyleşisini okumuştum. Şöyle diyorlardı: “Nasıl futbol tabanın oyunu ise bizler de tabanın sesiyiz. Futbolun endüstriyelleşmediği her yerdeyiz. Endüstriyelleştiği yerlerde de karşısındayız. Sopalı Pankart’ın mantelitesi ‘Ultra Mantelitesi’dir. Kısacası futbolun taraftara ait olduğu, bahis şirketlerine, sponsorlara, reklam şirketlerine ait olmadığını savunur.”

Samimi bir çıkıştır ancak eksiklidir. Kapitalizm, burjuvazinin mülkiyetiyle baki bir sistemdir, kulüplerin mülkiyetleri de burjuvaziye aittir. Burjuvazi, işçi sınıfını temsil eden son takım olan Adana Demirspor’a el koyarak “tabanın” futboluna –şimdilik- nokta koymuştur.

Adana Demirspor’un eski başkanlarından Bekir Çınar’ın hikâyesini okumuştum. Çınar, kulüp maddi zorluklar nedeniyle kapanmak üzereyken; evini, arabasını satmış, tefecilerden borç almış ve gırtlağına kadar borçlanmış. O kulübü yaşatabilmek için… 41 yaşında; tek başına sırtlamaya çalıştığı ağır sorumlulukla intihara sürüklenmiş. Çok üzülerek, iki sonuç çıkarmıştım. İlki; Bekir Çınar’ın katili geleneksel futbolun ipini çekmiş olan kapitalizmdir, burjuvazidir. Mücadele bunlarladır. İkincisi, buradan ancak örgütlü mücadele ile çıkılabilir.

Taban, taraftar, yani işçi/emekçi sınıf, yani çoğunluk; kendisini tribünlere sahip çıkmakla sınırlandırmamalıdır. Bugün burjuvazi avantajlı durumda görünebilir ancak top yuvarlaktır ve işçi/emekçi sınıfı maçtan henüz çekilmemiştir.

Gazedda Kıbrıs

Gazedda Kıbrıs

Gazedda'yı hem yaşatabilmek hem de içeriklerini daha da zenginleştirebilmek için okuyucu katkısına ihtiyacımız var. Bağımsız ve özgür olmak, öyle kalmak ve bu sesi yaygınlaştırmak, daha fazla paylaşmak istiyoruz. Bunun da yolu sizlerin desteğinden, yani yurttaşların, Gazedda’yı sahiplenen insanların gönüllü oluşturacakları fondan geçmektedir. Gazedda’ya patreon üzerinden destek olabilirsiniz. https://www.patreon.com/gazedda

LGBT kitapcık