Joseph Beuys — Kara tahta önünde ders verirken (1970’ler). Joseph Beuys’u önemli yapan yalnızca ürettiği nesneler değil, sanatı bir düşünme ve yaşama pratiği olarak ele alış biçimiydi.
İlk akla gelen cevap eserleridir. Bir tablo, bir heykel, bir performans ya da bir video bizi etkiler; sonra o sanatçının diğer işlerini merak etmeye başlarız. Zaman içerisinde fark ettiğim birşey oldu. Bazen eserlerden çok sanatçıların çalışma biçimlerini sevebiliyoruz. Hatta bazen tek tek yapıtlarından çok, dünyayla kurdukları ilişki bizi etkiliyor. Mesela Joseph Beuys’u benim için önemli yapan şey, ortaya çıkardığı nesnelerden çok, sanatı yaşama biçimiydi.
Sanat tarihinde sıkça “erken dönem”, “geç dönem”, “olgun dönem” gibi sınıflandırmalar yapılır. Van Gogh’un, Monet’nin ya da Picasso’nun üretimine geriye dönüp baktığımızda belirli bir gelişim çizgisi görürüz. Dönemler birbirinden ayrılır ama birbirini açıklar. Bir resim çoğu zaman kendinden öncekinin devamı gibidir.




Claude Monet — Erken dönem bir manzara ile geç dönem Water Lilies serisinden bir resim. Monet’nin resimleri değişir; ancak değişim geriye dönüp bakıldığında tek bir araştırmanın doğal evrimi olarak okunabilir.
Bunun karşısında başka bir sanatçı tipi vardır. Bu sanatçılar tek bir dili mükemmelleştirmekten çok, gerektiğinde o dili terk etmeyi göze alırlar. Francis Picabia’nın, Gerhard Richter’in ya da Robert Rauschenberg’in üretimlerine bakarken insanın zihninde sürekli aynı soru dolaşır:
“Bir sonraki iş nasıl olacak?”
İlk bakışta bu, kararsızlık gibi görünebilir. Oysa ben bunun çoğu zaman tam tersini düşündüm.
Kararsızlık, ne aradığını bilememektir. Açıklık ise, ne aradığını bildiğin hâlde ona ulaşmak için kullandığın yöntemin değişebileceğini kabul etmektir. Bu ikisi birbirine benzese de aynı şey değildir.
Sanat tarihinde çoğu zaman üslup, sanatçının kimliği olarak görülür. Hatta “kendine özgü bir dil bulmak” neredeyse her sanat eğitiminin temel öğretilerinden biridir. Bunun pratik nedenleri de vardır. Tanınabilir olmak, görünür olmayı kolaylaştırır. Sanat piyasası açısından bakıldığında da tutarlı bir üslup, güvenilir bir üretim anlamına gelir.
Fakat tam bu noktada başka bir soru ortaya çıkıyor.
Ya üslup, bir süre sonra sanatçının özgürlüğünü sınırlamaya başlarsa?
Başarı bazen görünmeyen bir kafes kurar. Bir seri ilgi gördüğünde, onu sürdürmek için sayısız neden oluşur. Galeriler ister, koleksiyonerler ister, izleyici bekler. En önemlisi, sanatçının kendisi de o dilin içinde rahat etmeye başlar. Bir zamanlar keşif olan şey, zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Burada sözünü ettiğim ilişki ağı, daha çok uluslararası sanat dünyasının dinamiklerine karşılık gelir. Kıbrıs’ın kuzey’inde durum daha farklı. Ama ben bu yazıda bu coğrafyanın sınırlarından çok, sanatın daha geniş üretim pratikleri üzerine düşüncelerimi paylaşmak isterim…
Belki de bu yüzden beni en çok etkileyen sanatçılar, kendi başarılarının konforuna yerleşmeyenler oldu.
Beni etkileyen sanatçı, her seride başka bir estetik kimliğe bürünen kişi değildir.
Beni etkileyen sanatçı, bildiği yöntemin artık yeterli olmadığını fark ettiği anda onu bırakabilecek kadar özgür olan kişidir.
Richter çeşitli yazılarında ve söyleşilerinde kendi üslubunun kölesi haline gelmemeye vurgu yaparmış. İşte tam da bundan kaçınmaya dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.



Gerhard Richter — Bir fotoğraf resmi ile soyut resminin yan yana gösterimi. Richter’in işleri birbirine benzemez; fakat hepsi aynı araştırmanın farklı yönlerini temsil eder. Değişen üslup değil, düşüncenin kullandığı araçlardır.
Joseph Beuys’a dönecek olursak, beni etkileyen en önemli özelliği cesaretiydi. Onun için sanat yalnızca nesne üretmek değildi; düşünmekti, öğretmekti, tartışmaktı, örgütlenmekti, toplumun biçimlenmesine katılmaktı. Bugün “Sosyal Heykel” olarak bildiğimiz kavramın gücü de burada yatıyor. Beuys, sanatın sınırlarını genişletmedi; belki daha doğru bir ifadeyle, sınır fikrinin kendisini sorguladı.
İlginç olan şu ki, Beuys’un kullandığı araçlar sürekli değişirken dünya görüşü neredeyse hiç değişmez. Performans yaparken de, kara tahta önünde konuşurken de, meşe ağaçları diktirirken de aynı sorunun peşindedir: İnsan, yaratıcı eylem yoluyla dünyayı dönüştürebilir mi?
Belki de büyük sanatçıları birbirinden ayıran şey tam burada ortaya çıkar.
Bazıları aynı biçimi derinleştirir.
Bazıları ise aynı soruyu.
Bu iki yolun biri diğerinden üstün değildir. Claude Monet’nin ömrünün son yıllarını Nilüferler dizisine adaması da büyük bir sanatsal araştırmadır. Giorgio Morandi’nin onlarca yıl aynı birkaç şişeye dönmesi de öyledir. Tekrar, her zaman durağanlık anlamına gelmez.
Ama beni daha çok ikinci yol düşündürüyor.
Çünkü bu yolun sonunda kesinlik yoktur.
Her yeni çalışma, sanatçının kendi yöntemini yeniden sınadığı bir başlangıçtır.
Belki de bu yüzden bazı sanatçıların işlerini değil, yollarını seviyoruz.
Onlar bize ne yapacağımızı göstermiyorlar.
Nasıl öğrenmeye devam edebileceğimizi gösteriyorlar.




