İnsanın kafasında ne varsa odur. Nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın onu taşır yanında.
Ben uzunca bir zaman izlere ve lekelere takıldım. Her türlü lekeyi, şekli, oluşan objeyi, doğum lekesini buldum, inceledim, üzerine düşündüm. Bazen hiç kimsenin fark etmediği bir şey saatlerce aklımı meşgul etti. Bir duvarda, bir taşın üzerinde, bir kayanın kıvrımında gördüğüm bir şekil beni alıp başka yerlere götürdü.
Bu konu bende uzunca bir süre devam etti. Benim çalışma biçimim biraz böyle. Bir şey üzerine düşünmeye başladığımda bu öyle hemen bitmez, aksine başka bir şey dikkatimi çekmeye başlayana kadar devam eder.
Son zamanlarda işte bu olmaya başladı.
Ama bir şey üzerinde çok çalıştıktan sonra ondan uzaklaşmak, düşündüğümden de uzun sürermiş. Bunu yeni keşfettim. Konudan uzaklaşsam da stüdyoma girdiğimde kendimi yakın hissettiğim malzemeler aynı kaldı uzunca bir süre.
Sonra tabii, her şeyde olduğu gibi bunun neden böyle olduğunu düşünmeye başladım…
Acaba ben bir kısır döngüye girdim de aynı şeyleri tekrarlayıp durur muyum?
Son zamanların moda kelimesiyle overthinking mi yaparım acaba?
Sonra baktım, yok. Bu o değil.
Bu benim her zamanki bir konulara dalıp gitme hâlim. Çok alakasız şeylerin peşine düşüp olmayacak şeyleri merak etme, inceleme, kurcalama hâlim. Bazen kendimi hiç ilgisi olmayan bir konunun ortasında bulurum ve oraya nasıl geldiğimi ben de bilmem.
İşte bunları düşünürken, sevgili mürekkeplerimden biraz uzaklaşayım, başka şeyler üreteyim, başka malzemeler deneyeyim falan demeye başladım.
Çünkü kendimi zorlamak isterim…
Şaşırtmak, değiştirmek, denemek, yanılmak, kendimi zorlamak, limitlerimi aşmak her zaman cazip gelmiştir bana. Aynı yerde kalmak değil istediğim. Zaman içinde evrilmek, dönüşmek ve dönüştürmek isterim.
Bunu hayatın diğer taraflarıyla da aynı görmem.
Değerler, karakter, insanın kendine ve başkasına karşı duruşu başka bir şey. İnsan düzgün olduğu sürece bazı şeylerin yerli yerinde kalması, hatta sağlamlaşması güzel.
Ama üretmek bana göre öyle değil.
Üretmek çok daha dinamik bir şey.
Alışılmış şeyleri tekrar etmek, onları her seferinde biraz daha iyi yapmak da elbette bir yol. Hatta çok güçlü bir yol. Ama sanırım bu benim yolum değil.
Ben merak ettiğim yere gitmek istterim.
Ne çıkacağını bilmediğim şeyler denemek isterim.
Bazen de hiçbir şey çıkmamasını göze alırım.
İşte bu yüzden bir süredir en çok kullandığım mürekkebi bilinçli olarak bırakmanın yollarını aradım. Kendimi rahat hissettiğim malzemenin dışına çıkmak, başka yüzeylerle ve başka düşünme biçimleriyle çalışmak istedim.
Son sergimde (Geçirgen/See Through, https://www.mehvesbeyidoglu.com/absolute-value) bunu büyük ölçüde gerçekleştirdim. Bugüne kadar ağırlıklı olarak kullandığım mürekkep işlerini geride bırakıp farklı medyumlarla üretmeye başladım.
Ama tam da burada başka bir soru çıktı karşıma:
Acaba bir sanatçının bütün işlerinin birbirine benzemesi gerçekten ulaşılması gereken bir şey mi?
Yoksa izleyiciyi, hatta kendini şaşırtabilmek de en az bunun kadar değerli bir yol olabilir mi?
Bu sorunun cevabını ilk anda bulamadım.
Sevdiğim sanatçılarla konuştum. Sanat tarihi kitaplarımı karıştırdım. Daha önce defalarca baktığım işlere yeniden baktım. Bir yandan da stüdyoda denemeler yapmaya devam ettim.
Sonra fark ettim ki sanat tarihinde bunun tek bir cevabı yok.
Bazı sanatçılar aynı görsel dünyanın içinde yıllarca derinleşiyor. Agnes Martin bunun çok güzel bir örneği. İlk bakışta birbirine benzeyen işleri, aslında aynı şeyi tekrar etmekten çok, aynı sorunun etrafında giderek derinleşmekle ilgili.
Bazıları ise sürekli biçim değiştiriyor. Louise Bourgeois bunun başka bir örneği. Heykelden çizime, baskıdan kumaşa kadar pek çok farklı malzemeyle çalıştı. Ama bütün bu değişimin altında bellek, beden, çocukluk ve kırılganlık gibi meseleler hep kaldı.
Rosemarie Trockel ise tek bir malzemeye ya da görsel dile yerleşmeyi neredeyse özellikle reddeden sanatçılardan. Örgü, seramik, video, çizim… Sürekli başka bir yere gidiyor.
Üçü de birbirinden çok farklı.
Ve galiba mesele de tam burada.
Biz çoğu zaman sanatçıyı görüntüsünden tanımaya çalışırız.
Bir iş görürüz ve “Bu onun işi” deriz. Bu, elbette çok kıymetli bir şey. Bir sanatçının kendi görsel dilini oluşturması ve yıllar içinde o dili derinleştirmesi büyük bir başarı.
Ama acaba tek yol bu mu?
Belki sanatçıyı aldığı risklerden de tanıyabiliriz.
Belki bazı sanatçıların ayırt edici özelliği, her seride benzer işler üretmeleri değil; her seferinde kendilerini yeniden öğrenmeye açık olmalarıdır.
Belki onların dili tek bir görüntüde değil, arayışın kendisindedir.
Sanırım benim bu soruya bu kadar takılmamın sebebi de kişisel.
Çünkü ben değişmeyi severim.
Yeni bir şey öğrenmeyi, bilmediğim bir malzemeyle uğraşmayı, beceremediğim bir şeyi tekrar denemeyi severim. Bazen yaptığım şeyin iyi olup olmadığını bile bilmeden devam etmeyi de.
Şaşırmayı severim.
Kendimi şaşırtmayı daha da çok severim.
O yüzden artık farklı malzemeler arasında dolaşmayı bir kararsızlık olarak görmem. “Daha kendi dilini bulamadı” diye düşünmem.
Tam tersine, bunu öğrenme biçimimin doğal bir parçası olarak görürüm.
Hayatın kendisi sürekli değişirken, sanat pratiğinin bütünüyle sabit kalmasını beklemek bana çok doğal gelmez.
İnsan değişir. Merakları değişir. Yaşadıkları değişir. Baktığı şey değişir. Dünyaya verdiği anlam değişir.
E o zaman yaptığı işin de biraz değişmesi normal değil mi?
Tabii ki herkes için geçerli tek bir yol yok.
Yıllarca aynı konunun peşinden gitmek de büyük bir araştırma olabilir. Aynı malzemeyle, aynı biçimle, hatta aynı soruyla yıllarca uğraşmak da.
Her seride bambaşka bir başlangıç yapmak da.
Bence mesele değişmek ya da aynı kalmak değil.
Mesele, neden yaptığını bilmek.
Ve belki en önemlisi, merakını canlı tutabilmek.
Çünkü sanatçı dediğimiz insanın biraz da bununla işi yok mu?
Merak etmekle.
Kurcalamakla.
Bazen yanlış yere gitmekle.
Bazen hiç olmayacak bir şeyi denemekle.
Bazen de yıllardır yaptığı şeyi bırakıp “Acaba başka türlü ne olur?” diye sormakla.
Bazı sanatçıları tek bir işlerinden tanıyabilirsiniz.
Bunu çok kıymetli bulurum.
Ama ben buna başka bir ihtimal daha eklemek istiyorum.
Belki bazı sanatçılar da vardır…
Onları tek bir işlerinden tanıyamazsınız.
Bir sergide tanıdık bir görüntü, diğerinde hiç beklemediğiniz bir şey.
Ama bütün bunların arasında bir yerlerde sanatçının merakı, bakışı, derdi ve dünyayla kurduğu ilişki vardır.
Ve aldığı riski görünce şöyle dersiniz:
“Bu olsa olsa onun yapacağı bir şey.”
Galiba ben son yıllarda bu ikinci yolu biraz daha ilgiyle izlerim.
Belki de mesele kendi dilini bulmak değil.
Belki mesele, kendi dilini bulduğunu sandığın anda bile onu yeniden kurmaya cesaret edebilmek.
Resim: Mehveş Beyidoğlu




