Bir gün çok yakın bir arkadaşım bakkala mavi bisikletiyle giderken köyün delisini görmüş. O’nun da mavi bir bisikleti varmış. Arkadaşım ona adıyla hitap ederek, “Bisikletleri değişelim mi? Bak, ikisi de mavi,” demiş. Deli, “Olmaz,” demiş. “Neden?” diye sormuş arkadaşım. “Seninkinin kanatları yok da ondan,” demiş O’na.
Bundan daha güzel bir cevap olabilir mi acaba? Bundan daha güzel bir düşünce. Ve bunu görme, söyleme cesareti. Küçük Prens’in koyunu gibi…
Gündüz Vassaf Lefkoşa’daydı geçenlerde. Işık Kitabevi’nin 38. Kitap Fuarı’nda bir söyleşiye katıldı. Üstelik de sevgili Bulut Unvan’ın Moderatörlüğü’nde. Beni son zamanlarda en çok heyecanlandıran şey sanırım bu söyleşiydi. Nitekim bu heyecana, bu bekleyişe değdi. Gündüz Vassaf, Berger’in Görme Biçimleri (Ways of Seeing, 1972) kitabında anlattığı gibi araya bir şey koymaya karşı geldi. Açık havada ve nispeten kalabalık olmamıza rağmen mikrofonla konuşmayı ısrarla reddetti. Bizleri tanımadan kitaplarına öylesine bir imza atmak istemedi, sadece fotoğraf çektirdi ve görebildiğim kadarıyla ekrana bakmadan, yanındaki kişileri dinleyerek yaptı bunu.
Gündüz Vassaf’ın buraya geleceğini duyduğum günden itibaren içim kıpırdamaya başlamıştı zaten. O gelmeden, gençlik yıllarımda başucu kitabım olan Cehenneme Övgü’yü yeniden okudum. Sonra da sırayla Cennet’in Dibi’ne ve Tarih’i Yargılıyorum’a devam ettim. Onlar bittikten sonra da son yayını olan Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü kitabına başladım, devam ediyorum. Yani son birkaç haftadır yine onun düşünce biçiminin içine daldım ve bu insanı güçlendiriyor. En azından ben bunu çok derinden hissediyorum.
Haftalardır kendi başıma kaldığımda ya da birileriyle sohbet ederken onun konuşmaları, yazdıkları, söyledikleri yeniden gelir oldu aklıma. Ve her türlü totaliterliğe, otoriteye karşı çıkmamız gerektiğini hatırlıyorum. Yirmili yaşlarımın başında beni ben yapan bu kitabı otuz yıl sonra yeniden okuduğumda, Gündüz Vassaf’ın düşüncelerinin, yaşam tarzının bana ne kadar dokunduğunu ve düşüncelerimin şekillenmesine ne kadar yardımcı olduğunu düşündüm yeniden.
Delilik…out of box olma…
Out of box olma hallerini hep sevmişimdir. Out of box düşünebilme; yaş hiyerarşisine, cinsiyete takılmadan, sosyal kimlik hikâyelerine kapılmadan ama illa aykırı olacağım, ezeli ebedi muhalif olacağım, her şeyi reddedeceğim noktasına da gelmeden, her şeyden önce yukarıdan bakmadan fikir geliştirmenin önemini hatırladım.
Belki de delilik dediğimiz şeyin en ilginç tarafı tam burada başlıyor. Kimin akıllı, kimin deli olduğuna kim karar veriyor? Hangi düşüncenin normal, hangisinin anormal olduğuna? Foucault, deliliğin yalnızca insan zihnine ait tıbbi bir mesele olmadığını, aynı zamanda toplumların neyi “normal” kabul ettiğinin de tarihi olduğunu söylemişti. Bir çağın aklı, biraz da dışarıda bıraktıklarıyla tanımlar kendini. Akıllı olanın sınırını çizerken deliyi de yaratır.
Aslında çok daha önce Erasmus da Deliliğe Övgü’de sözü Delilik’in kendisine vermişti. Delilik çıkar kürsüye ve bizim son derece ciddi, son derece akıllı, son derece düzenli dünyamızla dalga geçmeye başlar. Belki de mesele deliliği romantikleştirmek değildir. Aklın kendinden bu kadar emin olmasına biraz şüpheyle bakabilmektir.
Gündüz Vassaf’ta beni çeken şeylerden biri de bu. Bize ne düşüneceğimizi söylemesinden çok, normal kabul ettiğimiz şeylerin neden normal olduğunu kurcalaması. Aileyi, okulu, işi, devleti, gündelik hayatı, mutluluğu hatta sarhoşluğu… İnsanın üzerinde görünmez bir otorite kuran, o kadar alıştığımız için artık fark etmediğimiz şeyleri görünür hale getirmesi. Cehenneme Övgü’yü yeniden okurken beni çarpan da buydu: Bazı iktidarlar bağırmıyor. Bazıları gündelik hayatın içine öylesine güzel yerleşiyor ki onları kendi düşüncelerimiz sanıyoruz.
Sanatta da biraz böyle değil mi zaten?
Jean-Michel Basquiat’nın resimlerini düşünüyorum mesela. Üst üste binen kelimeler, yarım bırakılmış bedenler, kafatasları, karalamalar… İlk bakışta düzenin bozulduğu bir yer gibi. Ama biraz durunca o karmaşanın içinde son derece bilinçli başka bir düzen beliriyor. Geçtiğimiz haftalarda ölen sanatçı Yayoi Kusama’nın sonsuza çoğalan noktalarında ise tekrar, takıntı ve sınırsızlık, kişisel bir deneyim olmaktan çıkıp içine girebildiğimiz bir dünyaya dönüşüyor.
Belki sanatın delilikle akrabalığı da burada. Sanatçı dünyayı herkesten farklı gördüğü için değil yalnızca; herkesin baktığı şeye başka türlü bakmayı kendine hak gördüğü için. Bir sandalyenin sandalye, bir bedenin beden, bir evin ev olmak zorunda olmadığını düşünme hakkı. Dünyanın bize verilmiş açıklamasını nihai açıklama olarak kabul etmeme hali.
Ama burada ince bir çizgi var. Aykırılığın kendisi de bir kimliğe, hatta yeni bir otoriteye dönüşebilir. Her söylenene karşı çıkmak özgür düşünce değildir. Sırf herkes sağa gidiyor diye sola gitmek de özgürlük sayılmaz. Çünkü o zaman yönümüzü yine başkaları belirliyor demektir. Belki asıl özgürlük, bazen de kimsenin yol olarak görmediği bir yere gidebilmekte. Duru Uslu ile yaptığı söyleşide “aslında esas özgürlük belirsizlik mi?” sorusuna belirsizliği ortadan kaldırmak hapse koyuyor” diye cevapladı Vassaf. (Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü, Tuhaf Yayınları, 2026, s. 83).
Belirsizliği ortadan kaldırdığımızda ihtimalleri de ortadan kaldırıyoruz belki. Her şeyi tanımladığımız, adını koyduğumuz, sınırlarını çizdiğimiz anda onun başka türlü olabilme ihtimalini de daraltıyoruz. Oysa belirsizlik bazen düşüncenin önünü açıyor. Belki özgürlük de biraz burada; cevabı hemen bulmakta değil, başka cevapların da mümkün olabileceği bir alan bırakmakta.
Delilik de biraz böyle değil mi?
Ve belki deli mavi bisikletinde gördüğü kanatlar tam da budur.
Biz bisiklete bakıp iki tekerlek, bir sella görürüz. Ama O kanatları da görür.
Belki mesele kanatların gerçekten var olup olmadığı değildir.
Belki mesele, onları görebilecek kadar özgür olup olmadığımızdır.




