2026 edisyonuyla Venedik Bienali, “In Minor Keys” başlığı altında kırılgan, düşük sesli ve marjinal anlatılara alan açmayı hedefledi. Bienal, 9 Mayıs 2026’da açılıyor ve 22 Kasım 2026’ya kadar sürecek. Ancak bu estetik iddia, daha açılış gerçekleşmeden politik bir çöküşün içinde anlamını kaybetti. Çünkü sanatın “minör” olanı görünür kılma iddiası, ancak etik sınırlar açıkça çizildiğinde mümkündür; aksi halde bu yalnızca şiddetin estetize edilmesidir.¹
Bienalin küratörü Koyo Kouoh’un ölümü, bu edisyonun en belirleyici kırılma noktası oldu. 1895’ten beridir düzenlenmekte olan Venedik Bienali, tarihinde ilk kez Afrika kökenli bir baş küratörün atanmış olması kurumsal yapıda tarihsel bir eşik yaratmıştı. Kouoh’un ölümü bu momenti yarıda bıraktı. Buna rağmen küratoryal ekip, sergiyi yeniden kurmak yerine onun çerçevesini sürdürmeyi tercih etti. Bu karar, bir yandan onun düşünsel mirasına sadakat olarak şekillendi; ancak diğer yandan bienalin zaten yoğunlaşmış politik krizine doğrudan müdahale etme ihtimalini ortadan kaldırdı. Böylece sergi, yeniden düşünülmek yerine mevcut yapının içinde tutuldu.
Bu tercih, sanat kurumlarının en temel çelişkisini yeniden görünür kıldı: saygı ile politika arasındaki gerilim. Jacques Rancière’in estetik rejim üzerine düşünceleriyle birlikte okunduğunda, burada mesele yalnızca bir sergi tasarımı değil, görünürlük rejiminin nasıl kurulduğudur.¹
İsrail Pavyonu: Şiddetin Kültürel Olarak Normalleşmesi
Asıl kırılma ise ulusal pavyon sistemi içinde yaşandı. İsrail’in katılımı etrafında yoğunlaşan tartışmalar, sanat alanının artık nötr bir estetik zemin olmadığını açık biçimde ortaya koydu.
Bu metnin pozisyonu nettir: İsrail’in Gazze’de yürüttüğü politikalar soykırımdır. Bu şiddet yalnızca askeri bir çatışma değil, Filistinli nüfusun sistematik biçimde yok edilmesi, yerinden edilmesi ve insanlıktan çıkarılmasıdır.
Buna rağmen İsrail’in bienalde varlığını sürdürmesi, bu şiddetin kültürel alanda normalleştirilmesi anlamına gelir. Ulusal pavyon sistemi içinde temsil edilen şey yalnızca sanat değildir; devlettir. Bu nedenle İsrail pavyonunun varlığı, bireysel üretimden bağımsız olarak devlet politikalarının uluslararası kültür sahnesinde meşrulaştırılması işlevini görür. Sanat kurumu bu noktada “tarafsızlık” iddiasını korumaya çalışırken fiilen politik bir pozisyon almış; şiddeti dışlamamış, dolaşıma sokmuştur.
Jüri Krizi ve Etik Kopuş
Bu durum karşısında jüri içinde ciddi bir kırılma yaşandı ve uluslararası jüri, bienalin açılışına yalnızca dokuz gün kala topluca istifa etti. Bu istifa, kişisel bir anlaşmazlık değil, kurumsal bir etik kopuş olarak şekillendi.
Jüri, uluslararası hukuk bağlamında ağır suçlamalarla karşı karşıya olan devletlerin temsilinin ödül mekanizması içinde değerlendirilemeyeceğini ilan etti. Bu karar, sanat kurumlarının krizler ortaya çıktıktan sonra değil, en baştan etik sınırları tanımlaması gerektiğini görünür kıldı.
Benzer bir tartışma Rusya için de yaşandı. Ukrayna’nın işgali sonrası Rusya, 2022 yılından bu yana Venedik Bienali dahil olmak üzere birçok uluslararası kültür etkinliğinden dışlanmıştı. Bu nedenle yeniden bienale dahil edilmesi ihtimali, Avrupa’da güçlü politik tepkiler doğurdu. Böylece hangi şiddetin dışlandığı, hangi şiddetin kabul edildiği sorusu yeniden gündeme geldi. Bu seçicilik, sanat kurumlarının evrensellik iddiasını zayıflattı ve kültürel alanın jeopolitik güç ilişkilerinden bağımsız olmadığını bir kez daha gösterdi.
Chantal Mouffe’un agonistik demokrasi yaklaşımı açısından bakıldığında, çatışmanın bastırılmadığı bir kamusal alan fikri burada kurumsal bir gerilime dönüşmüştür.²
Görünürlük Rejimi ve Politik Estetik
Jacques Rancière’in “duyulabilir olanın dağılımı” kavramı üzerinden bakıldığında temel mesele şudur: kimlerin acısı sanat alanında temsil edilebilir, kimlerin şiddeti estetize edilebilir hale gelir. 2026 Venedik Bienali’nde bu sorulara verilen yanıtlar, sanatın yalnızca estetik bir alan olmadığını; aynı zamanda politik bir görünürlük rejimi olduğunu açık biçimde ortaya koyar.
2026 Venedik Bienali, estetik çoğulculuk iddiası ile politik gerçeklik arasındaki çelişkinin çözülemediği bir alan olarak şekillenmiştir. Sanatın tarafsızlık iddiası, belirli bir noktadan sonra yalnızca bir maske olarak işlev görmüştür. Çünkü bazı durumlarda tarafsızlık, şiddetin kendisini görünmez kılmanın en etkili biçimi haline gelir.
Bu nedenle mesele artık sanatın neyi temsil ettiği değil, neyi temsil etmeyi reddettiğidir.
Bununla birlikte süreç henüz tamamlanmadı. İsrail’in katılımı ve Rusya’nın yeniden dahil edilmesi gibi başlıklar hâlâ politik ve kurumsal düzeyde tartışılmaktadır. Küratoryal çerçeve büyük ölçüde korunmuş olsa da, bu kararların bienal üzerindeki etkisi 9 Mayıs 2026’daki açılışla birlikte daha görünür hale gelecektir.
Dolayısıyla 2026 Bienali, yalnızca tamamlanmış bir kültürel etkinlik değil, aynı zamanda devam eden bir süreç olarak okunmalıdır. Açılış günü geldiğinde bu gerilimlerin nasıl şekillendiğini hep birlikte göreceğiz; neyin görünür hale geleceği ise zaman içinde ortaya çıkacaktır.
Dipnotlar
Jacques Rancière, The Politics of Aesthetics (2004).
Chantal Mouffe, Agonistics: Thinking the World Politically (2013).




