Gazedda’nın iki haftalık molasında, ben de Köln’den adaya döndüm. 29 Ağustos akşamı, 30 Ağustos sabahı da, haftalardır beni inanılmaz etkileyen, uykularımı altüst eden bir felakete uyandım. Onlarca kişinin öldüğü, onlarca kişinin de henüz cesedine ulaşılamadığı bir gemi felaketine.
Giderken “buraya ait hissetmiyordum kendimi” diye yazmıştım “Memleket de ben de eskisi gibi değiliz” başlıklı makalemde. Bir ayda bu yarım adada ardı arkasına gerçekleşen cinayetler, bıçaklamalar, bombalamalar, tecavüzlerin yanında bir de gemi batırdık. Yani anlayacağınız herşey çok daha kötüye gitti. Sadece bir ayda. En çok üzüldüğüm de, bana göre bu felaketlerin çoğunun bu adaya ait olmaması. Sorumluluk bize ait ama. Hiç kimse sorumluk üstlenmese de ülkeyi bu hale getirmenin sorumluluğu bize, hepimize ait.
Bu sefer hiç dönmek istemedim. Ağlaya ağlaya döndüm diyebilirim. Kızımdan da Köln’den de ayrılmak çok zor geldi. İlk kez ne memleketi ne evimi hiç özlemedim. İnsanın evi de yurdu da sevdiğinin yanıdır derler ama en çok da kendini huzurlu hissettiği yerdir evi de yurdu da. Her dönüşte sanırım biraz daha uzaklaşıyorum memlekete.
Son günlerde herkesten aynı soruyu duyuyorum; “Coğrafya kader midir keder mi?” Coğrafya ne kaderdir ne de keder bence. İnsanların para hırsını, makam hırsını, sahtekarlığını ve samimiyetsizliğini coğrafyaya yüklemek doğru değildir. Coğrafyamızı koruyamadık. Ve bunun sorumlusu gelmiş geçmiş, iktidar olmuş tüm siyasilerdedir. Bu kadar basit.
Bu haftaki seyahat yazıma bir soru ile başlamak istiyorum.
Sizler en son ne zaman, adada yaşanan felaketlerden/sorunlardan hiç bahsetmeden, doyasıya sohbet edip, eğlendiniz? İçten kahkahalar atarak, güldünüz?
Ben şahane gezerken, yerken içerken ender zamanlar hariç yine hep içimde bir hüzün, hep bir kıyaslama, doyasıya kahkaha atamama halindeydim. Nereye gitsek, ne kadar gezsek de o huzursuzluk, o tam olarak rahat olamama halini aşamadığımı hissettim. Çünkü ben yine Kıbrıslı Filiz’im. Bir Alman rahatlığına erişmemin/mizin ihtimali yok. Çünkü onların sırtlarını yasladıkları Almanya Devletleri var. Bizim yok.
Bu ülkenin bize yaptığı en büyük kötülük eğlenmeyi unutturmaktır. Bizler çok uzun zamandır eğlenmiyoruz KKTC’de. Çıkıyoruz, içiyoruz ve sorunları konuşup daha fazla dertleniyoruz. Ne kafelerde ne barda ne aile içinde ne düğünlerimizde eğlenmiyoruz. Bunu Köln’de geçirdiğim zamanlarda fark ettim. Eğlenen, Kahkaha atan Almanları gördüğümde. Ve maalesef orda yaşayan, orda okuyan çocuklarımızda da bu var. Her zaman stresliyiz. Stres bizde kronikleşti. Kızım da, diğer çocuklar da her zaman şunu söyler: “Anne biz Alman değiliz. Onlardan on kat daha fazla çalışmamız, daha iyi eğitim almamız, daha çok başarılı olmamız şart. Kabul görmek, kendine onların arasında yer bulmak için”. Ne kötü değil mi? Hiçbir coğrafyada bize huzur yok.
Nerden buluyor bu Almanlar bu kadar gülünecek şeyleri? Helin’e sordum “ne konuşuyor bu Almanlar? Neye gülüyorlar bu kadar?” “Çok ciddi bir şey konuşmuyorlar, havadan sudan genellikle, bazen de gezdikleri bir müzeyi saatlerce anlatıyorlar, sanat konuşuyorlar ” dedi Helin. İnanın çok kıskandım. Politika? Politika konuşmuyorlar mı? Yok dedi Helin çok ender olarak Afd’yi eleştiriyorlar. Bir de enflasyon arttığı için şu anki Federal Başbakanları Friedrich Merz’i eleştiriyorlar. Bana en çok ilginç gelen şey; enflasyonu hep döner üzerinden değerlendirmeleri. Örneğin; “Merkel zamanı döner 3 euro iken şimdi 12 euro olmuş” diye söylenip, kızıyorlarmış.
Çok da umurlarında değil siyaset. Çünkü sistemlerine güveniyorlar. Kim gelirse gelsin onlara bir şey olmayacağını biliyorlar. Irkçı olmayanlar Afd’ye kızsa da Filistin konusunu duymuyor, görmüyor, umursamıyorlar mesela.
Almanlar kendine dokunmayan sorunlarla pek de ilgilenmiyorlar. Çalışıyor, yeyip, içip, eğleniyorlar. Öyle sanıldığı kadar da çokça çalışıp ezildikleri de yok. Çalışmasalar da devlet onlara işsizlik parası veriyor. Şirketlerde çalışanlar her gün işe gitmek zorunda değil. Haftanın belirli günleri gidiyorlar diğer günler evden çalışıyorlar. Çok çalışıp ezilenler genellikle göçmenler. Hastane çalışanları, temizlik hizmetleri, inşaat sektörleri, kafe, bar ve restoran hizmetleri de genellikle yabancılarda. AfD’nin son seçimlerdeki yükselişi ile gerçekten göçmenler (Alman olmayan yabancılar) giderse Almanya’nın birçok sistemi çöker bence. Tıpkı bizdeki gibi.
DÜSSELDORF YEMEK VE ŞARAP GURME FESTİVALİ:

21-23 Ağustos tarihleri arasında Gourmet Festival Düsseldorf’ta –Königsallee’de düzenlendi her yıl olduğu gibi. Hem yemek hem de şarap gurme festivali. Elbette biz de 22 ağustos cumartesi günü gittik Helin’le. Kaçırmak olmazdı.
Gourme Festivali; Düsseldorf’un en ünlü bulvarı olan Königsallee’de düzenlenen açık hava gastronomi festivalidir. Festival, 200’de fazla gurme katılımcı ve 100.000’den fazla ziyaretçiyi bir araya getiren Avrupa’nın en önde gelen yemek festivalleri arasında yer alıyor.
Festival; Köninsalle, Corneliusplatz ve Graf-Adolf-Platz (meydan) boyunca uzanan alan, beyaz çadırlar, food truck’lar ve tadım standlarıyla büyük bir açık hava lezzet rotasına dönüşür. Uluslararası mutfaklardan bir seçki sunuluyor. Deniz ürünlerinden suşiye. Akdeniz mutfağından vegan sokak lezzetlerine kadar çok çeşit lezzetler bulunuyor. İçecek seçenekleri arasında ise şarap, kokteyller, craft bira ve alkolsüz alternatifler ve tabi kahveler. Festival boyunca bulvarlar trafiğe kapatılıyor. Binlerce insan yeyip, içip eğleniyor. Masalar boş şarap şişeleriyle dolup taşıyor günün erken saatlerinden itibaren.

Helin ile birlikte sabah denecek bir vakitte ordaydık. İnsanların çoğu orada kahvaltı yapıyordu. Önce tüm bulvarları gezdik, neler var diye baktık. Festival yapıldığı bulvarları ikiye ayıran Stadtgraben ya da Kö-Graben adında bir kanal var. Kanalın üzerindeki köprülerde DJ’ler ve yemek masaları bulunuyordu. Kanal Königsalleyi ikiye ayırıyor. Düsseldorf’un en güzel bölgesi burası. Ortada ağaçlı ve sunun aktığı 580 metre uzunluğu, 32 metre de genişliği olan kanal ve köprüler görülmeye değer. Kanalın üzerinde üç adet tarihi köprü var. Girardetbrücke, Benrather Strabe ve Bastionsbrücke köprüsü.
Sabah ilk iş kahvemi aldım. Köprülerde bol bol fotoğraf çektik. Helin atıştırmalık yiyecekler aldı, tadımlık. Her şey inanılmaz lezzetliydi.

Festivalde dikkatimi çeken şey kocaman bir stand kurulmamıştı. Bağıra bağıra tüm şehri rahatsız edecek gürültülü müzik de yoktu. Her köşede bir dj olsa da, sadece dj yakınlarında duyulabiliyordu müzik. Saatlerce orda dolaştığımız halde hiç rahatsız olmadık. Bunun yanında herkesle el sıkışan, ortalarda gruplar halinde, sıcağın içinde takım elbiseli gezen ve herkesi kucaklayan politikacılar da yoktu. Ön masaları ya da sandalyelere yerleşen protokol de yoktu.
Merak ettim ve araştırdım bu festivalin ya da diğer yıllarda açılış konuşması yapılıyor mu diye. 2023’te Düsseldorf belediye başkanı, festivalin organizatörü, IG Königsalle Başkanı ve Festivalin sponsoru Metro CEO’su hep birlikte festival kataloğu oluşturmuşlar. Açılış kokteyli yaparak festivali duyurmuşlar. Her yıl Büyükşehir Belediye başkanlığı resmi sitesinde “Grubwort” yani selamlama/açılış mesajı yayınlanıyormuş. O kadar. İnsanlar yemek yemeye, içki içmeye eğlenmeye ve rahatlamaya geliyor. Ve bu kadar güzel bir festivale ev sahipliği yapmanın gururunu yaşıyorlar. Tek bir kavga, tek bir gürültü, itiş kakışa denk gelmedik. İnsanlar gerçekten huzurla eğleniyor.
Festivale katılanlar çok şık giyinerek gelmişlerdi. Tabi biz de. Düsseldorf zaten Köln’e göre daha zengin bir şehir. Özellikle festivalin yapıldığı bulvarlar, Düsseldorfun en zengin bulvarları.
Festivale biraz ara verip şehri turlamak istedik biraz.

Düsseldorf; Almanya’nın kuzey Ren-Vastfalya (Norderhein Westfalen) eyaletinin başkentidir. Ren nehri kıyısında bulunur ve Köln’e yaklaşık 40 km uzaklıktadır. Düsseldorf; Sanat ve kültür etkinlikleri (müzeler, konser binaları) , moda ve lüks alışveriş merkezleri, restoranları, Alstadt’taki (eski şehri) bira evleri, Güçlü japan kültürü ve Ren nehri kıyısındaki şahane yürüyüş alanları ile gerçekten görülmesi gereken bir şehir. Hatta çalışmak ve yaşamak için de çok uygun bir ticaret/finans şehri.
Biz Helin’le hızlı bir şehir turu yaptık yürüyerek. Kö-park’tan yürüyerek Alstadt’a gittik. St, Lambertus Kilisesini gezdik. Bir Köln Katetrali olamaz ama konumu çok güzel.
Ren nehri kıyısındaki barlardan birine oturup hem güneşin tadını çıkarttık nehri seyrederken hem de soğuk birer içki içtik.
Ren nehri kıyısında Alstadt’taki Burgplatz’ta Ren nehrine inen merdivenlerin duvarları rengarenk seramik mozaik kaplı. Burayı çok sevdim.

Burgplatz’taki bu sanatsal alan; ilk olarak sanatçı Hermann-Josef Kuhna tarafından tasarlanmış. Daha sonra renkleri solan seramikler 2017 yılında yenilenmiş. Merdivenlerin hemen üst kısmındaki taşlarda isimler var. Bunlar Tom Fecht’in “Name und Steine” (İsimler ve Taşlar) adlı 2000 tarihli sanat projesinin parçaları. Ve AİDS nedeniyle hayatını kaybeden insanları anıyor. Ben çok duygulandım burada.
Düsseldorf’a gelip bir müze gezmesek olmazdı elbette. Helin Düsseldorf’un en çok beğenilen müzesini seçti.
KUNSTPALAST MUSEUM; Kunspalast Sanat Müzesi; Pempelfort/Ehrenhof bölgesinde, Ren nehri kıyısında şehrin en önemli sanat kurumlarından biridir. Müzenin geçmişi 300 yıldan fazla bir sanat geleneğine dayanıyor. Bugün müze yapısının temelleri 1902 yılında atılmış. Yaklaşık 130 bin sanat eseri koleksiyonuna yaklaşık 800 eser, 5000 metrekarelik sergi alanında kronolojik bir rota ile sergileniyor.
Müzede 15.-20. Yüzyıl Avrupa resimleri, Rubens gibi büyük ustaların eserleri, Rönesans ve Barok eserler, Picasso, Kandinsky, Kirchner, Macke, Otto Dix gibi 20. yy’ın sanatçılarının eserleri, heykel ve ilginç dekoratif eserler, Fotoğraf ve çağdaş sanat eserleri ve çok önemli bir cam sanatları koleksiyonuna sahip.

Almanya’da gezdiğim gördüğüm müzeler arasında en beğendiklerim arasına girmeyi başaran bir müze. Helin de ben de çok keyif alarak gezdiğimiz bir müzeydi. Müzenin fiziki yapısı ve içinin dizaynı, duvarları ve kırımızı taştan yapılmış bölümü çok güzeldi.
Akşam saatlerinde hem Ren kıyısı hem barlar, cafeler bölgesi ama en çok da festival alanı çok güzeldi. Festival alanındaki kanal ve köprü ışıkları yandığı zaman bir başka güzeldi.
Festival akşam vakitlerinde şarabın ve biranın da etkisiyle eğlenen, dans eden insanlarla doldu. Özellikle Köprülerin üstü club’a dönüşmüştü. DJ’lerin dans müzikleri eşliğinde dans eden eğlenen yüzlerce insanı görmek onların eğlencesine ortak olmak inanılmaz bir deneyimdi.

Biz de Helin’le şaraplarımızı ve akşam yemeklerimizi alıp bir masaya yerleşerek hem akşamın, hem Düsseldorf’un hem de eğlencenin tadını çıkardık. Yanımızdakilerle sohbet ettik, güldük.
Bir ay boyunca Köln’de de hemen hemen her Perşembe çeşitli meydanlarda “After work” partileri yapılıyor. Hafta sonu birçok bölgede yemek ve içki festivalleri. Hafta sonu eğlenceleri. Almanlar Cumadan itibaren Pazar akşamına kadar sokaktalar.Hemen hemen her sokakta ya konser, ya sokak eğlencesi ya da festivaller oluyor. Yaşlısı, genci herkes ayakta içkilerini içip eğleniyor. Kahkaha atıp sosyalleşip evlerine dönüyorlar. Alman’ları Christmas marketlerinden biliyorum. Saatlerce o soğuğun altında ayakta durup sıcak şaraplarını içip sohbet ediyorlar. Kahkahalar atıp eğleniyorlar. Almanların eğlenceye bu kadar düşkün olduklarını Almanya’ya gelmeden önce bilmiyordum. Eminim çoğunuz da öyle, Almanları asık suratlı eğlenmeyen insanlar olarak biliyordunuz. Değiller size bakıp hemen sohbet başlatmak istiyorlar. Özellikle yaşlılar.
Düsseldorf’tan döndükten sonra son bir hafta Köln’de görmediğim birkaç yeri daha gezdim. Bonn’a bir kez daha gittim. Bonn’un Ren kıyısında yürüyüşler yaptım. Çok sevdiğim Köln Katetralini gece de ziyaret ettim. Köln’de çok sevdiğim mekanlara tekrar gittim. Sevdiğim tatlıları yedim. Kızıma sevdiği yemekleri yaptım.

Helin ve oradaki Kıbrıs’lı arkadaşlarıyla da tekrar buluştuk. Batu, Almanya’da Tıp eğitimi aldı. Şu an Kalp Cerrahisi ihtisası için Köln’de. Diğer arkadaşı Verda ise lisansını İstanbul’da tamamlayıp master için Almanya’ya gelen BEA Lisesinden mezun bir çocuğumuz. Hepsiyle birlikte buluştuk. Ne güzel çocuklarımız var.
Bir gün de Strazburg’da okuyan yeğenim bizi ziyaret etti. Yılmaz. Ben Köln’ü bilen olarak yeğenime bile hızlı bir Köln turu yaptırdım. Akşam da hep birlikte yemek yedik. Çok güzel gençlerimiz var. Çalışan üreten, çok dil bilen. Hayalleri ve güzel planları olan. Hepsiyle ayrı ayrı gurur duydum.
Ne yalan söyleyeyim gündemlerinde Kıbrıs yok. Çocuklar çok yoğunlar. O koca dünyalarda yer bulmak için Almanlardan on kat daha fazla çabalıyorlar. Kıbrıs’a dönmeyi planlıyorlar mı diye sordum. Öyle bir planları şu an yok. Birkaç haftadan uzun kalma planları bile yapmıyorlar. Hiç de haksız değiller.
Bir aylık Köln maceramın sonuna geldim.
Yedim, içtim gezdim. Yeni yerler, yeni kültürler gördüm. Sizlerle de paylaştım.
Ve yine memleketteyim; Bedenim Kıbrıs’ta, aklım Köln’de, kalbim ise artık nerede olduğunu bilmiyor. Galiba insanın esas gurbeti, kendini ait hissetmediği memleketinde yaşamak zorunda kalmasıdır.
Haftaya görüşmek üzere….




