Uzun zamandır bir gazetede yazmıyordum. Zaman zaman kendi sosyal medyamda yazıyorum dayanamayıp. Çünkü ben; yıllar içinde biriktirdiklerimi, uzmanlığım olan konuları, yeni öğrendiklerimi, gezdiğim gördüğüm yerleri, kızdığım olayları yazmayı, paylaşmayı seviyorum. Yıllarca çeşitli dergilerde, gazetelerde sanatçılarla, sporcularla röportajlar yaptım. Sporun faydalarını yazdım, bisiklet yazıları yazdım, en son gezdiğim şehirleri yazmıştım bazen de sevdiğim etkinlikleri, izlediğim tiyatroları, yazmaya değer bulduğum sanatsal çalışmaları.
Bir süredir karşılaştığım birçok insan bana “Son zamanlarda seni Lefkoşa’daki etkinliklerde pek göremiyoruz. Yurt dışında mıydın?” ya da “O kadar geziyorsun ama yazmıyorsun. Neden yazmıyorsun?“ gibi sorular soruyordu. Evet, esasında son birkaç yıldır eskisi kadar Kıbrıs’taki etkinliklere gitmiyorum. Bunun da pek çok nedeni var. Birinci nedeni sıkılmış olmam. Hangi etkinliğe gidersem gideyim aynı insanlar, aynı gruplar, benzer etkinlikler, benzer sohbetler, artık çok da dikkatimi çekmeyen sanatsal çalışmalar, her etkinlikte en ön safhalarda grup halinde dolaşan politikacılar, kesilen kurdeleler, yapılan politik açılış konuşmaları, festivallerde, hatta kadın el işi kurslarının sergilerine bile politika girmesi, sanatla başlayan her sohbetin politikayla ve ülkedeki olumsuzluklarla sonlanması açıkçası hem samimiyetsiz buluyorum hem de keyif almıyorum bu ortamları. Kendime döndüğüm zamanlardaydım esasında.
Ne ilginç değil mi? Küçükten büyüğe herkesin politikacı olduğu ve ülkeyi kurtarmaya aday insanların giderek arttığı bir ülkede işlerin her geçen gün bu kadar kötüye gitmesi, ama çok basit konularda dahi bir arpa boyu yol kat edilememesi. Her zaman yazıyorum yine yazacağım kurtarılacak bir ülke kalmadı dostlar. Bu memleket bizim değil!
Beni yakından tanıyanlar bilir her yeni yaşıma girerken bazı kararlar alıyorum; Sporu artırmak, içkiyi azaltmak, sağlıklı beslenmek, kilo vermek, daha çok seyahat etmek, bana sıkıntı veren insanları, alışkanlıklarımı hayatımdan çıkartmak, samimiyetsiz ve doğal olmayan insanlardan uzak durmak, daha çok kitap okumak ve daha az konuşmak bunlardan bazıları. 50. yaşımdan sonra bu listeye her yıl birkaç şey daha ekleyip duruyorum. Son bir iki yıldır uyguladığım ve en sevdiğim kararımsa; keyif almayacağım ortamlara/etkinliklere katılmamak.
Çünkü bu yaşlardan sonra geçirilecek her dakikam, her saatim çok kıymetli. Bunun yerine daha çok spor yapıyorum. Evimde dostlarımla daha özel sohbetler ediyorum. Daha çok seyahat ediyorum. En mühimi kendimle zaman geçiriyorum. Bazı günlerimi hiç konuşmadan derin bir sessizlikle geçiriyorum. Balkonumda yetiştirdiğim çiçeklerimle ve kitaplarımla. Beğenmediğim kitabı da bitirmiyorum artık, filmi de. Beğenmediğim ortamdan da kaçıyorum, insanlardan da. Bu inanılmaz bir özgürlük ve huzur. Sakinliği, yalnızlığı; kalabalık ve samimiyetsiz ortamlara tercih ediyorum.
En büyük mutluluk kaynağım bir sonraki seyahatimi planlamak. Gezmek istediğim şehirleri listelemek. Gideceğim şehirlerde görmek istediğim yerleri, yiyeceğim yemekleri, içeceğim içkileri araştırmak, şehre göre yanıma alacağım kitapları ayarlamak. Tren yolculuklarında kitap okumak en büyük keyfim.
Ne yalan söyleyeyim Kıbrıs’ta hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni son yıllarda. Gittiğim çoğu mekanda mutlu olamıyorum. Ya gürültü asaplarımı bozuyor, ya bağıra çağıra telefonda konuşan insanlar, ya içtiğim kahveyi beğenmiyorum ya ödediğim hesap canımı sıkıyor, ya kazıklanmış olduğumu düşünmek keyfimi kaçırıyor ya da etraftaki çevre kirliliği. Kısacası son yıllarda başkalaşan memleketim beni mutlu etmiyor. En sevdiğim mekanlar, ülkemde yapmaktan keyif aldığım çoğu şey değişiyor. İnsanlar dahil. Gittiğim birçok yere yabancı gibiyim. Ait hissetmiyorum kendimi memleketime ya da memleket bana ait değil artık.
Aşık olduğum ve her köşesini sevdiğim memleketim için böyle düşünmek beni kahretse de, gerçek bu. O yüzden daha az çıkıyorum dışarıya ve daha çok kaçıyorum buralardan, bütçem elverdikçe.
Helin’in tek ebeveyni olarak Avrupa’da çocuk okutmak hiç kolay olmasa da, öncelikleri daha iyi planlayarak seyahat edebiliyorum kızımla, bazen de yalnız. Son zamanlarda yazamadığım birçok şehir gezdik. İspanya’da; Barselona, Portekiz’de; Lizbon, Cascais ve Sintra. İsviçre’de; Cenevre, Fransa’da; Annecy, Menthon, Chamonix, Mageve, Alpler ve Paris. Hepsini yazmak sizlerle paylaşmak istiyorum. Özellikle de gidip döndüğümden beri tadı damağımda kalan, unutamadığım ve en erken zamanda tekrar gitmek istediğim Portekiz seyahatimizi. Tüm bu şehirleri ve daha gideceğim birçok şehri benim gözümden sizlere aktarmayı çok istiyorum. İçimizin dışımızın politika olduğu bu zamanlarda keyifli yazılarla sizlerle yeniden buluşmak niyetindeyim.
Genellikle yaz aylarım Kıbrıs’ta geçer. Çünkü yaz ayları benim en sevdiğim aylar; deniz, kum, havuz, güneşlenmek, soğuk içecekler, balkon sohbetleri. Yaz çocuğuyum ben. Bu nedenle tatillerimi ya Aralık ya da daha rahatlıkla yürüyebileceğim zamanlara Nisan veya mayıs gibi, bahar aylarına ayarlıyorum. Ben, bir şehrin yürüyerek daha iyi keşfedileceğine inananlardanım; sokak sokak, adım adım, sakin sakin. Keyifle.
Ancak küresel ısınmadan nasibini en çok alan ülkelerden birinde; yani Kıbrıs’ta yaşamak özellikle ağustos ayında maalesef çekilmez oldu. Hem artan aşırı sıcaklar hem en sevdiğim deniz keyfim için gidilecek doğru düzgün bir plaj bulamamak. Bir adada yaşayıp denize özgürce ve bedava ulaşamamak en acısı aslında. Ülkenin diğer yarısında kilometrelerce uzanan sahiller bedava iken adanın kuzey yarısında denizlerin otellerce işgal edilmesi ya da kirletilmesi inanılmaz üzüyor beni. Halk plajı olarak düzenlenen ve düşük giriş ücretli olan plajlarınsa huzurlu olmadığına tanıklık ediyoruz son yıllarda. Ülkeye aktarılan farklı kültürlerdeki insanların çıplak kadın algısı çok tehlikeli. Irkçı değilim ama kızımla gittiğim bir plajda rahatsız edici bakışlar atlında güneşlenmek ya da gizlice fotoğraflarımızın çekilmesini de istemiyorum. Ben akşamları denize girmeyi çok seviyorum. Ama güvende hissetmiyorum kendimi. Sadece deniz kenarlarında da değil, trafikte olmak da çok tehlikeli, gece dışarı çıkmak da. Surlar içine gece yalnız gitmekten korkar oldum artık. Çok güvenli bulmuyorum maalesef ülkemi. Ve ne yazık ki düzeleceğine de inancım yok artık.
Bu nedenle sık sık kaçmak istiyorum buralardan. Bu yaz da Almanya’ya kaçmak istedim. Köln’de geçireceğim ağustos ayımı. Hem kızımla zaman geçirmek hem biraz Kıbrıs’ın kavurucu sıcaklarından kaçmak, hem de Köln’ü ve yakınlarındaki şehirleri keşfetmek için bir süre Köln’de kalacağım.
Almanya’ya ilk kez Stuttgart’a arkadaşımı ziyarete gitmiştik. 2019 yılında da Helin eğitim hayatına başlamıştı Almanya’da. Dil kurs yapmak için Leipzig şehrine, Üniversite eğitimi için de Jena şehrine taşındı. 4 yıl lisans eğitimini orada tamamladı. Yüksek Lisans eğitimi için de şu an Köln’de. Kızımın Almanya’da eğitimine başlama sürecini “Almanya’da Öğrenci Olmak” adlı makale ile anlatmıştım. Birçok genç için aydınlatıcı olmuştu bu makalem. Leipzig’i, Jena’yı da yazmıştım başka gazetede. İlgilenenler Google’dan aratabilir.
Şimdi Gazeddakıbrıs’da yazacağım. Yazdıklarımı okumayı sevenlerle buluşacağım için heyecanlıyım. Bu yazı ile Gazeddakıbrıs okuyucularına merhaba demek istedim.
Bu sayfalarda gezi yazılarımı paylaşmak istiyorum sizlerle, uzman sağlık eğitmeni olarak belki sağlıklı yaşam yazıları da yazabilirim ileriki zamanlarda ya da yaptığım sporları. Eğer olur da ilgimi çeken etkinlikler, tiyatrolar olursa, belki onları da paylaşabilirim. Siz okumayı tercih ederseniz bende konu çok.
Bir sonraki yazım Köln maceralarım olacak. Hepinize keyifli okumalar dilerim.
