AktüelDünyaAKP’nin asker göndermek istediği Libya nasıl bir ülke?

BirGün Gazetesi'nde dün yayımlanan yazıda, Libya'nın dünü ve bugünü aktarıldı. GazeddaKıbrıs olarak, Birgün Gazetesi'nin derlemesini tek kelimesine dahi dokunmadan sizlerle paylaşıyoruz.
Gazedda Kıbrıs Gazedda KıbrısOcak 5, 2020
Şiddete Karşı Yan Yana - LTB

BirGün Gazetesi, AKP’nin asker göndermek istediği Libya’nın nasıl bir ülke olduğunu derledi.

BirGün Gazetesi’nde dün yayımlanan yazıda, Libya’nın dünü ve bugünü aktarıldı. GazeddaKıbrıs olarak, Birgün Gazetesi’nin derlemesini tek kelimesine dahi dokunmadan sizlerle paylaşıyoruz.

2010 yılında başlayan ve Batı medyası tarafından “Arap Baharı” olarak adlandırılan Arap isyanları, Libya’da da siyasal bir alt üst oluşa neden oldu. Ülkeyi 40 yılı aşkın bir süredir yöneten Muammer el Kaddafi, “insancıl müdahale” söylemiyle başlatılan ancak on binlerce Libyalının hayatını kaybetmesine yol açan NATO müdahalesiyle devrildi ve doğduğu kent olan Sirte’de 20 Ekim 2011’de öldürüldü. Bir kabileler koalisyonu olan Libya, Kaddafi’nin ölümünün ardından siyasi istikrarını sağlayamadı.

Her ne kadar “Arap Baharı” süreci içerisinde adı anılsa da, Libya; ekonomik, politik ve sosyal bakımdan Mısır ile Tunus’tan farklı özelliklere sahip bir ülkedir ve dolayısıyla Kaddafi’nin devrilme süreci Tunus’ta Bin Ali, Mısır’da ise Mübarek’in devrilmesinden ayrı değerlendirilmelidir. Arap ayaklanmalarının, “ülkelerdeki baskıcı ve otoriter yönetimlere bir isyan” olduğundan hareket edilirse bu üç ülke arasındaki fark gözden kaçacak, Libya’nın “özel konumu” da anlamsızlaşacaktır. Zira Kaddafi, otoriterlik yönünden Mısır ve Tunus’taki iktidarlardan daha geri düzeyde değildi. Ancak Libya’daki sosyal refah, Mısır ve Tunus’ta meydana gelen halk isyanları gibi tabanda ideal bir hareket dinamiğinin oluşmasını engelliyordu. Libya bölgenin en müreffeh ülkelerinden biriydi ve kişi başına düşen milli geliri hayli yüksekti. “Ülkenin kaynaklarını Batılı güçlere karşı savunan” Kaddafi yönetimine halkın geçmişten gelen bir sempatisi söz konusuydu. Yönetimde kabilelerin söz sahibi olduğu Libya’da, bu hassas dengeden kaynaklı olarak birtakım gerilimler ya da Kaddafi’ye muhalif siyasi hareketler mevcuttu fakat istihdam oranı ve enflasyon gibi unsurlar bir isyanın patlaması açısından olgun şartları işaret etmiyordu.

Libya’da yaşanan süreç, uluslararası kapitalist sistemin emperyal yönelimleri ve organizasyonuyla ilintilidir. Kaliteli petrolü ve bir yatırım sahası olarak görülen coğrafyası Batılı güçlerin iştahını kabartmasının yanında Libya, neoliberal kapitalizmin “asla tahammül edilemez bir lider” olarak tanımladığı Kaddafi’nin yönettiği bir ülke olarak da Arap isyanlarının rüzgârıyla giderek açık bir hedef haline gelmişti.

LİBYA’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ

Libya Akdeniz kıyısındaki bir Kuzey Afrika ülkesidir. Doğusunda Mısır, batısında Tunus ve Cezayir, güneyinde de Nijer ile Çad bulunur.

Libya’da NATO müdahalesinden önce 6,5 milyon kişi yaşamaktaydı. Ülkenin topraklarının büyük kısmı çöldür ve nüfusun tamamına yakını kıyı şeridinde yaşamaktadır. Libya’nın dört büyük kenti Başkent Trablus, Bingazi, Misrata ve Sirte’dir.

Ülkenin asıl yerlileri Berberi kabileleridir. Libya halkı da çoğunlukla Araplaşmış Berberiler’den, Araplar’dan, çöl kabileleri Bedeviler ve Tuaregler’den oluşur. Bunun yanında az miktarda Sahra Altı siyahileri ve Tobular da ülkede yaşamaktadır. Libya’nın resmi dili Arapça’dır ancak ülkenin yüzde 20’si Berberi dili Tamazight’çeyi konuşur.

Libya bağımsızlığını kazanan ilk Afrika ülkesidir (1951). İtalya’ya karşı verilen bağımsızlık savaşının önderi Ömer Muhtar’dır. İtalyanların üstün silah ve asker gücüne karşı Ömer Muhtar liderliğindeki Libya direnişçileri, gerilla mücadelesiyle işgalciler karşısında galip gelebilmiştir. Buna “çöl savaşı stratejisi” de denmektedir. Muhtar, 1931 yılında İtalyanlar tarafından yakalanmış, tüm uzlaşma tekliflerini reddettiği için idam edilmiştir.

1951’de bağımsızlığını kazanın Libya’nın ilk lideri Kral İdris’tir. 1920’lerden bu yana İtalyanlara karşı direnişte olan Libya’nın, bağımsızlığını kazandıktan sonra dış yardımlardan başka bir geliri yoktu. 1959 yılında ülkenin petrol rezervlerinin keşfedilmesiyle Libya bir anda bölgenin en zengin devletlerinden biri oldu. Ancak petrol geliri yoksul halka bir fayda sağlamadı ve kralın ailesi tarafından kontrol altında tutuldu. Bu durum monarşiye karşı halkta büyük bir öfkenin birikmesine neden oldu. Bu dinamiği arkasına alan Muammer el Kaddafi’nin öncülük ettiği ve ismini Cemal Abdülnasır’ın liderliğindeki “Hür Subaylar” hareketinden esinlenerek alan “Özgür Subaylar”, Kral İdris’in monarşisine karşı 1969 yılında bir darbe gerçekleştirdi. Kral İdris’in Türkiye’de bulunduğu sırada yönetime el koyan Albay Kaddafi liderliğindeki yeni hükümet, monarşiye son vererek “cumhuriyeti” ilan etti.

Kaddafi’nin yönetimiyle ülkede yeni bir dönem başladı. Kaddafi 1976 yılında “Marksizme ve kapitalizme alternatif” olarak Yeşil Kitap’ı kaleme aldı. “Üçüncü Dünya Teorisi” olarak tarif ettiği “Büyük Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi”ni 1977’de ilan etti.

Kaddafi iktidarının uluslararası dayanakları da vardı. Libya’nın lideri, Irak Baas Partisi ile Sovyetler Birliği’nden etkilenmiş ve destek görmüştü. Kaddafi yönetimindeki Libya’yı ilk tanıyan ülke Irak’tı. Sovyetler Birliği’nin ise o dönemki “Düşmanım değilsen dostumsun” şeklinde açıklanabilecek dış politika paradigması, “Anti-Amerikancı” olarak görülen Kaddafi’nin desteklenmesi sonucunu doğurmuştu. Irak ve Sovyetler Birliği faktörlerinin yanında Kaddafi’nin en büyük destekçisi kuşkusuz o dönem “Arapların Lideri” olan Mısır’ın Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’dı. Nasır’ın Kaddafi’ye olan olumlu bakışı, Kaddafi’nin Arap halkları açısından da prestijini artıran bir durum olmuştur.

Libya’nın Kaddafi iktidarıyla birlikte anayasası dört temel üzerine oturmuştur:

  1. Libya’nın resmi adı ‘Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi’dir.
  2. Kuran-ı Kerim’in kanunları toplumun yasasıdır.
  3. Libya halkın yönetimine dayanır. Halkın iktidarı “Genel Halk Kongresi” üzerinden yürütülür.
  4. Ülkenin savunmasında kadın, erkek her vatandaş görev ve sorumludur.

Bu ilkeler Kaddafi’nin iddiaları olmakla birlikte, başta “halk iktidarı” olmak üzere ne kadarını hayata geçirildiği muammadır. Kaddafi otoriter bir yönetim kurmuştu. O, yönetimin başında “Devrim Önderi” olarak bulunuyordu. Siyasi partileri “çağdaş diktatörlük” diye tanımlıyordu ve dolayısıyla “demokrasinin evrensel ilkelerine” sırt çeviriyordu. “Başka bir düzen” olarak kendisine bağlı halk kongrelerini kurmuştu ve özgürlüğün bu şekilde sağlanabileceğini iddia ediyordu. Kaddafi’nin bu siyasal düşüncesinin altında Batı kültürüne olan uzaklığı yatmaktadır.

Tüm bunlara rağmen sosyal refahı yüksek bir toplum yaratan ve petrol kaynaklarının Libya halkından koparılmasını önleyen Muammer Kaddafi, “sömürgeci” olarak tanımladığı Batı ve özellikle ABD’ye olan karşıtlığını açıkça ilan eden ilk liderlerden biridir. İktidarı ele aldığında İtalya’nın üsleriyle birlikte, Afrika kıtasındaki en büyük ABD üssünü kapattı. Daha sonraları bir nebze taviz verse de, Libya petrolünü millileştirdi ve gözünü ülkesinin petrol rezervlerine diken güçlere net bir şekilde meydan okudu. ABD’nin başını çektiği Batı emperyalizmine karşı önce Arap Birliği’ni ardından da Afrika Birliği’ni önerdi. Afrika ülkelerine Libya’nın olanaklarını açtı ve onları Batı’ya karşı güvenilir birer müttefik haline getirmek istedi. Nitekim emperyalistler açısından Kaddafi’nin “tahammül edilemez bir lider” oluşunun altında da bu karşı koyuşlar yatmaktadır.

KADDAFİ ‘ANTİ-EMPERYALİST’ MİYDİ?

Kaddafi’nin “Anti-emperyalistliği” günümüzde de bir tartışma konusudur. Bir görüşe göre o, “emperyalist saldırılara cesurca karşı koymuştur” ve takdir edilmelidir. Diğer bir görüşe göre ise “Ortadoğu ve Arap coğrafyasındaki çoğu lider gibi işbirlikçi bir diktatördür”. Sentez bir görüş ise “Kaddafi’nin bağımsız bir diktatör” olduğunu savunur. Bu tezi savunan isimlerden Kanadalı yazar Mahdi D. Nazemroaya, Kaddafi’yle ilgili olarak şunları dile getirmektedir:

“Elbette ki diktatörlerden yana olunmaz. Diktatörlerden yana olsa olsa ancak ABD olur. Kaddafi’nin baskıcı bir diktatör olduğuna kuşku yok. 42 yıllık iktidarında Libya onu ‘Kaid’ (rehber, kumandan) diye çağırdı. Ancak yabancı vesayet altındaki diktatörlükler ile ‘bağımsız diktatör’ arasında bir nüans olduğunun altı çizilmelidir. Cemahiriye’nin bu Kaid’i, Bin Ali (Tunus) ve Mübarek (Mısır) gibi ABD ve AB tarafından yönetilen biri değildi. Kaddafi AB’ye ve ABD’ye boyun eğmeyen bağımsız bir diktatördü.”

ÜLKEDE ESKİ SİYASİ DENKLEM

Libya’da sosyolojik ve siyasi denklemlerde kabileler üzerine kuruludur. Kaddafi de bir kabileden gelmektedir (El Kaddadife). Siyasal iktidarın işleyişinde kabileler arası etkileşim ya da mücadeleler kritik öneme sahiptir. Kaddafi kendi yönetimi döneminde bu kabileler arasında iyi bir denge kurmayı başarabilmiştir. Libya’da köklü bir devlet geleneği olmadığından ülkesinin ancak bu denge sayesinde ayakta durabileceğinden emin olan Kaddafi, devletin olanaklarını ve makamlarını kabilelerden esirgememiştir.

Libya’nın kabilelerinin tümü Kaddafi’ye angaje değildi ancak Kaddafi’nin sarsılmaz iktidarı, muhalif kabileleri kırmızı çizgilerden uzak tutuyordu. Ne var ki 2011’deki karışıklık, bazı kabilelerin açıkça Kaddafi karşıtı olduklarını ilan etmelerine bazılarının da işgale karşı çıkarak Kaddafi’ye sadık olduklarını açıklamalarına vesile olmuştur.

2011 yılı Mart’ındaki NATO işgali öncesinde ülkede etkili olan siyasi yapılar; İslami Kurtuluş Partisi, Baas Sosyalist Arap Partisi, Libya Ulusal Kurtuluş Cephesi, Libya İslami Cemaat gibi örgütlerdi. Bunun yanı sıra İslami Cemaat’e bağlı radikal İslamcı cihat hareketleri de ülke içinde faaliyet yürütüyordu.

Libya’nın en güçlü siyasal oluşumu Müslüman Kardeşler’in partisi Libya İslami Cemaat’tir. Kapitalist neoliberal sistemin Ortadoğu’ya özgü tercümesini yaratmak isteyen örgüt, “Ilımlı İslamcı” bir pozisyonu benimsemiştir. 1980 yılından itibaren yükselişe geçen Libya İslami Cemaat, 1993 yılında Müslüman Kardeşler adını almıştır. Bu oluşum, Kaddafi’nin devrilmesi ve “isyan” organizasyonunda Batı destekçisi bir tutum takınmıştır. Kaddafi döneminin ardından ise isim değiştirerek, ‘Libya Adalet ve Kalkınma Partisi’ adını almıştır.

“ARAP BAHARI”

Yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi Libya’daki savaş veya yaygın kullanımıyla “isyan”, Tunus ve Mısır örneklerinden farklıdır. Sonuçları itibarıyla bu ülkelerde de yaşanan birer devrim değildi ancak Mısır ve Tunus’ta gerçek anlamda bir halk isyanı sokaklara yayılmış; işsizliğe, yoksulluğa ve yerleşik siyasi yapılara karşı tabandan gelişen hareketler meydana gelmişti. Libya’da çıkan savaşın ise dış bağlantılarıyla idrak edilebilmesi daha mümkündür. Uluslararası aktörler Libya’da, Mısır ve Tunus’ta olduğundan daha etkin müdahalelerde bulunmuşlar, paramiliter örgütlerin ülkede güçlenmesini sağlayarak “isyan” atmosferi yaratmış ve ardından ortaya çıkan kaos ortamında vurucu darbeyi gerçekleştirmişlerdir. Yürütülen sürecin rotası ise “Kaddafi engelini” ortadan kaldırarak Libya’nın liberalizasyonu; yani merkezi planlamaya dayanan ekonomisinin çökertilmesi ve ülkede kuralsız bir piyasa düzenin inşa edilmesidir.

Katar sermayesinin kurduğu medya organı El Cezire ve Suudilerin El Arabiya’sı, 15 Şubat’ta “Libya’da kitlesel protestoların başladığı” yönünde haberler servis ettiğinde, ortada eylemin kitlesel olduğu konusunda gözle görülür somut bir verinin olduğu kuşkuludur. Kaç kişinin katıldığının belli olmadığı bu protestodan sonra, 17 Şubat’a isyan çağrısı yapıldı ve buna “öfke günü” adı verildi.

Libya’da başlayan “isyan” için, 15 Şubat 2011’deki eylemde Kaddafi karşıtı Avukat Fethi Terbil’in tutuklanması olayına işaret edilir.

Servis edilen haberlerde, Avukat Terbil ve onunla birlikte tutuklanan diğer kişilerin, 2006’da Bingazi’de polisin çoğunluğunu İslamcıların oluşturduğu eylemcilere saldırısını protesto etmek için bir anma gerçekleştirmek isterken tutuklandıkları ve 17 Şubat Hareketi’nin liderleri olduğu ifade edildi. El Cezire ve El Arabiya, Libya’daki birçok yayın organıyla birlikte protestoların başladığı ilk günden itibaren “iç savaş” kavramını kullanmaktan çekinmedi. Medya kanallarından sürekli olarak Libya’da aşiret savaşlarının başladığı ve bu savaşın Kaddafi’nin devrilmesine kadar devam edeceği yönünde haberler servis edildi. El Cezire, El Arabiya ve BBC Arapça tarafından yayılan ve dünya kamuoyunda “Libya’da isyan var” algısı yaratan bu haberlerin ne denli gerçeği yansıttığı konusunda ciddi tartışma noktaları vardır.

Kısa bir süre sonra Libya özelinde, “sivilleri kurtarma” söylemi altında bir NATO müdahalesi konuşulmaya başlandı. Müdahale için Birleşmiş Milletler’e (BM) sunulan raporda, “Kaddafi’nin halka zulmettiğine” dair ifadeler yer aldı. Emperyalist devletler, kendi çıkarları için karar verdikleri Libya saldırısına gerekçe yaratmayı müdahalenin başladığı ilk güne kadar sürdürdü.

19 Ocak 2011’de NATO’nun Libya’ya saldırısı başladı. “Sivilleri kurtarmak için insani yardım” olarak açıklanan bu müdahalede, 40 bin bomba kullanıldı ve on binlerce Libyalı hayatını kaybetti. NATO’nun hava saldırılarıyla koordineli olarak İslamcı militanların çoğunluğunu oluşturduğu Kaddafi karşıtları, işgale muhalefet eden halkı katletti. Bu olguyu belgeleyen birkaç video görüntüsü internete yüklendi ancak kısa süre sonra içerikleri silindi. Rusya ve Venezuela operasyonu eleştiren açıklamalarda bulundu. NATO’nun -tıpkı Afganistan ve Irak işgallerinde olduğu gibi- Libya’da seyreltilmiş uranyum kullandığı daha sonra ortaya çıktı.

İç karışıklığın başlamasının ardından Batılı devletlerin etkili desteğiyle Libya’da bir Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) kuruldu. UGK’nin itici güçleri başta Müslüman Kardeşler olmak üzere İslamcı yapılar ve Katar’ın Trablus Büyükelçiliği’ydi. Nitekim UGK’yi Fransa’dan sonra tanıyan ikinci ülke Katar’dır. Konsey’in merkezi, Kaddafi’nin güçlü olduğu Trablus değil, görece daha zayıf olduğu Bingazi olarak belirlenmiştir.

Muammer el Kaddafi 20 Ekim 2011’de hayata gözlerini açtığı şehir olan Sirte’de öldürüldü. Kaddafi’nin ölümünün ardından ABD Başkanı Barack Obama, “Yeni Libya demokrasisini inşa etmek uzun ve sancılı bir süreçtir ama Kaddafi’nin ölümü yeni Libya için bir şanstır” derken, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy “Bu sekiz aydır yürütülen mücadelede önemli bir aşamadır”, İngiltere’nin Başbakanı David Cameron ise “Diktatörleri yenmek bir insanlık yeteneğidir. Bunda İngilizlerin oynadığı rolden gurur duyuyorum” ifadelerini kullandı. Fransız yazar Le Canard Enchaine’a göre Obama ve Sarkozy, olası ifadeleriyle kendilerini zor durumda bırakacak Kaddafi’nin, uluslararası mahkemede yargılanmasına olanak tanımamak için sağ yakalanmasına sıcak bakmamışlardı.

2011’in Şubat ayında başlayan olaylar, mart ayıyla birlikte “silahlı milislerin Kaddafi rejimine karşı mücadele ettiği” bir duruma evirildi. ABD’de Cumhuriyetçiler’in gazetesi olarak bilinen The Wall Street Journal, 12 Mart 2011 tarihli nüshasında Libya’da isyancıların elinde gelişmiş silahların bulunduğuna dikkat çekti. İsyancıların silahlarını Batı ekseninde olan Arap ülkelerinden aldığı ise bugün bir sır olmaktan çıkmış durumda.

Bir diğer önemli mesele de, 40 yıl sıkı kontrolle yönetilen bir ülkede nasıl bir anda bu denli organize örgütlerin ortaya çıkabildiğidir. 24 Mart 2011’de tarpley.net adlı internet sitesinde yayımlanan “El Kaide’nin yabancı savaşçıları” ilgili rapor, Libya’da çatışmaların cereyan dönemde ülkeye giren El Kaide militanlarını gözler önüne sermiştir. Kaddafi’nin devrilmesinde El Kaide’nin rolünü doğrulayan bu rapora göre, radikal İslamcı militanların yoğunlaştığı ülke açık ara farkla Libya’ydı.

KADDAFİ’DEN SONRA LİBYA

27 Şubat 2011’de ilan edilen Geçici Ulusal Konsey, merkezi otoriteden ayrı olarak bir iktidar alanına ihtiyaç duymuştu. Konsey; Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe ve bu örgütün askeri kanadı Libya Ulusal Ordusu ile Libya İslami Cihat Örgütü’nden oluşuyordu. Bu ittifakın içinde Doğu Libya’nın kabile liderleri ve iş insanları da yer almaktaydı. Geçici Konsey’e şeklini veren ise Müslüman Kardeşler’di.

Libya’da NATO saldırısından sonra ilk seçimler 7 Temmuz 2012’de yapıldı. Abdürrahim El Kib başkanlığındaki hükümet şeffaf olmaması ve yolsuzluklara bulaşması nedeniyle halk nezdinde meşruiyetini yitirmişti. El Kib başkanlığındaki hükümetin üyeleri 7 Temmuz’daki seçimlerde aday gösterilmedi.

Ülkede oy kullanabilecek 3,4 milyon seçmenden 2,7 milyonu kayıtlıydı ve bunlardan yalnızca 1,1 milyonu oy kullandı (Katılım oranı %29,7). Libya Meclisi’ndeki 200 sandalyeden 120’si bağımsız vekillere ayrıldığı için partiler seçimde 80 sandalye için yarıştı. Seçime hepsi Kaddafi devrildikten sonra kurulan 34 yeni parti katıldı. Seçim sonuçlarına göre İslamcı liberal görüşteki Ulusal Güçler İttifakı birinci olarak 39 sandalye, Libya AKP’si ikinci olarak 17 sandalye ve Ulusal Cephe Partisi üçüncü olarak 3 sandalye elde etti. Müslüman Kardeşler’in desteklediği bağımsız adayların da dahil olduğu bağımsız adaylar ise 21 sandalye kazandı.

Seçimlerin ardından Libya’da kurulan hükümet siyasi ve ekonomik istikrarı sağlayamadı. 11 Mart 2014’te hükümet düştü. Yurtdışına kaçan Başbakan Ali Zeydan’ın Libya’nın servetinden faydalanarak kendi zenginliğini artırdığı iddia edildi. Bu sırada silahlı militanlar da kendi başlarına bir hükümet gibi davrandılar ve petrol gelirlerinden kanun dışı yollarla yararlandılar. Petrol kaynaklarının yağmalandığı ve siyasi olarak bir kaos halinin hakim olduğu Libya’yı, Kaddafi’ye karşı isyanı destekleyen yazar Nuri Beldac şu sözlerle özetlemiştir:

“Şimdi bizi kim yönetiyor? Kongre mi yoksa her istediğini yapan, taleplerinin önünde hiçbir engel tanımayan ve istediklerini zorla koparan silahlı milisler mi? Yoksa bizi Libya’ya istediği gibi şekil vermek için burnunu sokan Katar mı yönetiyor? Libya’da çıkarı olan büyük devletlerin empoze ettiği hükümlerle mi yönetiliyoruz?”

Kaddafi’nin Ekim 2011’deki ölümünün ardından Bingazi’deki adliye binasına El Kaide bayrağı asıldı ve bu görüntüler internette yayınlandı. El Kaide unsurları her alanda hükümet zaafından kaynaklanan boşlukları kendi ilişki ağlarıyla doldurdu. 23 Ekim Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil, ülkede şeriat kanunlarının geçerli olduğunu açıkladı. Kaddafi dönemindeki boşanma ve evlilik yasasının şeriata aykırı olduğu örneğini veren Abdülcelil, söz konusu yasanın artık yürürlükte olmadığını söyledi. Abdülcelil konuşmasında Suriye ve Yemen’deki İslamcıların da zafer kazanmasını istediğini ifade etti. Bu süreç içinde, “Arap sosyalizminin” sembol ismi olan Mısır’ın eski lideri Cemal Abdülnasır’ın Bingazi’deki heykeli de El Kaide militanlarınca yıkıldı.

Bugün Libya’daki siyasi kriz halen devam ediyor. Pek çok analiste göre ülkede yeniden birlik sağlanması oldukça zor. Yüzde 80’i Arap ulusalcısı General Hafter, yüzde 6’sı ise AKP’nin desteklediği İhvancı Sarraj güçleri, küçük bir kısmı da radikal İslamcı militanlar tarafından kontrol edilen Libya’nın geleceği, Almanya öncülüğünde gerçekleştirilen Berlin Konferansı’nda ‘şekillendirilmeye’ çalışılacak.

Gazedda Kıbrıs

Gazedda Kıbrıs

Gazedda'yı hem yaşatabilmek hem de içeriklerini daha da zenginleştirebilmek için okuyucu katkısına ihtiyacımız var. Bağımsız ve özgür olmak, öyle kalmak ve bu sesi yaygınlaştırmak, daha fazla paylaşmak istiyoruz. Bunun da yolu sizlerin desteğinden, yani yurttaşların, Gazedda’yı sahiplenen insanların gönüllü oluşturacakları fondan geçmektedir. Gazedda’ya patreon üzerinden destek olabilirsiniz. https://www.patreon.com/gazedda

Music will never ends..