Kıbrıs, sıtmayı bilinçli bir programla ortadan kaldıran ve bu başarıyı sürdüren dünyadaki ilk ülke oldu. Ancak adanın yakın tarihini belirleyen bu önemli kamu sağlığı başarısı, bugün Kıbrıs’ın kolektif hafızasında çok az yer tutuyor.
Khalil Betz-Heinemann ve Johan Duchateau’nun The Flycatcher (Sinekçi) belgeseli, büyük ölçüde unutulmuş bu hikâyenin izini sürüyor. Sözlü tarih ve emek tarihi anlatılarını, arşiv fotoğraflarını, sıtmayla mücadelede çalışanların anılarını ve sonraki kuşakların hafızasını bir araya getiren film, kampanyaya öncülük eden sağlık müfettişi Mehmet Aziz’i anlatının merkezine yerleştiriyor. Geçmişte yürütülen sıtmayla mücadele ile günümüzdeki sivrisinek kontrol uygulamaları arasında gidip gelirken, kamu sağlığının Kıbrıs’ta milliyetçi sınırları nasıl aşabildiğine de bakıyor.
Film yalnızca bu başarının nasıl mümkün olduğunu sormuyor. Aynı zamanda neden unutulduğunu ve Kıbrıs’a ilişkin hâkim tarih anlatılarının, yerel ve küresel ölçekte önem taşıyan ortak başarıları geri plana iterken çatışma ve bölünmeyi neden sürekli merkeze aldığını da sorguluyor. Yönetmenlerin ifadesiyle The Flycatcher, hem bir anma hem de bir araştırma niteliği taşıyor.
Antonis Georgiou’nun Khalil Betz-Heinemann ve Johan Duchateau ile yaptığı bu söyleşi, 29 Temmuz 2026’da Dialogos’ta yayımlandı. Söyleşi, 7 Ağustos’ta Uluslararası Limasol Belgesel Festivali’nde Kıbrıs prömiyerini yapan The Flycatcher (Sinekçi) üzerinden kamu sağlığı, bilim, kolektif emek, milliyetçilik ve Kıbrıs’ın ortak geçmişinin nasıl hatırlandığı üzerine bir tartışma açıyor.

Khalil Betz-Heinemann, Johan Duchateau: İnsanlar farklı bir geleceği birlikte hayal edip inşa etsin
Neden belgesel yapmayı tercih ediyorsunuz? Sizi bu türe çeken nedir?
Belgesel yapıyoruz çünkü bilinmeyen hikâyeleri tanıdık bir sinemasal form aracılığıyla anlatmak istiyoruz. Bizi çeken şey, belgeselin farklı sesleri diyaloğa sokması ve bunu elimizden gelen en güzel biçimde yapmamıza olanak tanıması. Aynı zamanda bir belgesel yapmak, işbirliğine dayalı son derece derin bir süreç. Farklı deneyimleri, becerileri ve bakış açılarını bir araya getiriyor ve hiçbirimizin tek başına yapamayacağı bir şey yaratmamıza imkân veriyor.
The Flycatcher neyi anlatıyor ve sizi Mehmet Aziz’in hikâyesiyle, Kıbrıs’ın sıtmayı ortadan kaldırmak için yürüttüğü başarılı mücadeleyle ilgilenmeye yönelten neydi?
The Flycatcher, koşulların nasıl değişebileceğini ve hem Kıbrıs’ın hem de insanlığın farklı yollar izleyebileceğini anlatıyor. Hikâyeler nadiren siyah ya da beyazdır; yine de atalarımızı onurlandırabilir, onlardan öğrenebilir ve başardıklarıyla kolektif olarak gurur duyabiliriz.
Bu hikâyeyi anlatmak istedik çünkü modern Kıbrıs’ın doğuşuna dair farklı ama aynı zamanda umut veren bir anlatı sunuyor. Ayrıca Mehmet Aziz’in kişiliğinde ilginç bir muğlaklık var; bu da izleyicinin adanın bölünmesi ve yeniden birleşmesi etrafındaki alışıldık karşıtlıklardan sıyrılmasına olanak tanıyor. Aziz, bizi 20. yüzyıl Kıbrıs tarihini farklı bir başlangıç noktasından yeniden düşünmeye çağıran, neredeyse mitolojik bir rehbere dönüşüyor.
Sıtmanın dünya genelinde hâlâ milyonlarca insanı tehdit ettiği bir dönemde, Kıbrıs deneyimi bugün bize ne öğretebilir?
Kıbrıs’ta sıtmayla mücadele programını bilen az sayıdaki kişi açısından bu program genellikle, gözetim ve ilaçlama ağıyla simgelenen, salt teknik bir başarı olarak sunuluyor. Oysa bu, hikâyenin yalnızca görünen yüzü.
Mehmet Aziz ve çalışma arkadaşları aynı ölçüde dayanışmaya, yerel kültürel ve ekolojik koşullara ilişkin bilgiye, planlarının uyarlanabilirliğine, çalışma koşullarına gösterilen özene, çok dilliliğe ve görsel iletişimden yararlanmaya dayandılar. Bunlar nadiren bilimsel başarılar olarak kabul edilir, ancak girişimin başarısında belirleyici oldular.
Mehmet Aziz daha sonra kendisi de iki daha geniş sonuca vardı. Birincisi, bir hastalığı ortadan kaldırmanın yalnızca başlangıç olduğu, bu başarının sürdürülmesinin ise çoğu zaman çok daha zor olduğuydu. İkincisi, kamu sağlığı politikalarının bile geride olumsuz miraslar bırakabileceğiydi. Sıtmayı ortadan kaldıran drenaj çalışmaları değildi, ancak bu çalışmalar Kıbrıs’ın doğal çevresini değiştirdi. Bunun yanı sıra, hastalığı taşıyan sivrisinekleri yok etmek için kullanılan DDT adlı böcek ilacı biyolojik çeşitlilik üzerinde ciddi etkiler yarattı. Mehmet Aziz, yaşamının son yıllarında, mümkün olan yerlerde adanın su ekosistemlerinin ve biyolojik çeşitliliğinin yeniden eski hâline kavuşturulması gerektiğini savunuyordu.
Bu filmi aynı zamanda Kıbrıs tarihinden, sıtmanın hâlâ endemik olduğu dünyanın farklı bölgelerine bir armağan olarak çektik. Gelecek yıl filmi Doğu Afrika’da göstermeyi ve başkalarına ders vermekten ziyade bir diyaloğa vesile olmasını umuyoruz.
Bu hikâyeyi anlatmak istedik çünkü modern Kıbrıs’ın doğuşuna dair farklı ama aynı zamanda umut veren bir anlatı sunuyor.
Film aynı zamanda Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin ortak bir amaç uğruna birlikte çalıştığı bir dönemi de öne çıkarıyor. Hikâyenin bu yönü bugünkü Kıbrıs açısından ne kadar güncel?
Filmin başka bir şeyi daha ortaya koyduğunu düşünüyoruz: Kıbrıs’taki eğitim sistemi çoğu zaman toplumun yararına hizmet etmekten çok, hoşgörüsüzlüğü yeniden üreten bir araç olarak işliyor. Bu hikâye, insanlar ortak hedefler için çalıştığında üstünlük düşüncelerinin gerilediğini ve işbirliğinin önünün açıldığını gösteriyor.
Bu anlamda film hem Yunan hem Türk hem de Kıbrıs milliyetçiliğini eleştiriyor. Aynı zamanda Kıbrıs’ın geleceğinin emek dünyasından, ekonomiden ve bütün toplumlardan insanların kolektif eyleminden geçtiğine işaret ediyor.
Bununla birlikte, bu hikâyenin soyut bir siyasi yeniden birleşme fikrini destekleyen bir argüman olarak kullanılmasına temkinli yaklaşırız. Aksine, bu hikâyenin toplumsal sınıflar, ekoloji ve kolektif sağlık gibi, bu ülkenin geleceği açısından en az diğerleri kadar temel meseleler üzerine tartışmanın önünü açtığını düşünüyoruz.
The Flycatcher gösteriminden ayrılan izleyicinin kamu sağlığı, bilim ve kolektif eylem üzerine hangi düşüncelerle çıkmasını umuyorsunuz?
Filmin insanları, parçalanmaya ve karşılıklı suçlamaya dayanan milliyetçiliklerin ötesinde, aynı zamanda kolektif hiçbir alternatif olmadığı yönündeki egemen kapitalist anlayışın da ötesinde, yaşamlarını iyileştirmenin kolektif yollarını aramaya teşvik etmesini umuyoruz.
Filmin bırakmasını istediğimiz temel bir mesaj varsa, o da insanların farklı bir geleceği birlikte hayal edip inşa edebilecekleridir.
Özellikle Kıbrıslı Rum izleyiciler açısından, filmin Kıbrıslı Türklerin insani yönünü ve adanın tarihine yaptıkları katkıyı tanımalarına yardımcı olmasını umuyoruz. Onlarca yıllık milliyetçilik, onları kolektif tahayyülde çoğu zaman uzakta duran ve birbirinden ayırt edilmeyen bir “öteki”ne dönüştürdü. Oysa Kıbrıslı Rumlarla birlikte Kıbrıs tarihini şekillendirmiş, birbirinden farklı, gündelik hayatın içinden ve aynı zamanda kendine özgü insanlar olarak görülmeleri gerekir.
Bu filmi aynı zamanda Kıbrıs tarihinden, sıtmanın hâlâ endemik olduğu dünyanın farklı bölgelerine bir armağan olarak çektik.
Sizin için “iyi” bir belgesel nedir? Nesnelliği mi hedeflemeli, yoksa açıkça tavır mı almalı?
İyi bir belgeselin bütün gerçeğe sahipmiş gibi davranmadığını, ama aynı zamanda gerçeklerin olmadığını da iddia etmediğini düşünüyoruz. Bu filmde de yapmaya çalıştığımız gibi, hangi konumdan konuştuğumuzun, sınırlarımızın ve kaçınılmaz taraflılıklarımızın ne olduğunun açık olması gerektiğini düşünüyoruz. Çoğu zaman bu dürüstlük, bir filmi tam nesnellik ya da mutlak öznellik görüntüsünden daha sahici kılar.
İşe insanların anlatılarını ciddiye alarak başlıyoruz; özellikle de bu anlatılar bizim dünya görüşümüzle uyuşmadığında. İyi bir belgesel bir tartışmanın sonu değil, başlangıcıdır. Duygu, gözlem ve insanlar arasındaki etkileşim arasında denge kurar, açıklamaya gereğinden fazla yaslanmaz; gerçi biz de bundan bütünüyle kaçınmayı başaramadık. İzleyicinin filmden yeni bir şey öğrenmiş olarak ayrılmasını, ama aynı zamanda soru sormayı sürdürme ve filmin kendisinin ötesinde daha fazlasını araştırma isteği taşımasını umuyoruz.

Yönetmenler hakkında
Khalil Betz-Heinemann, Finlandiya ve Kıbrıs’ta yaşayan antropolog ve sinemacı. Çalışmalarında sinema, araştırma ve sanatsal üretimi bir araya getirerek hastalıkların tarihlerini ve geride bıraktıkları etkileri inceliyor. Halen yürüttüğü After Malaria projesinde, geçmişte sıtmanın ortadan kaldırıldığı örneklerden neler öğrenilebileceğini ve bu başarının sürdürülebilmesi için nelerin gerekli olduğunu araştırıyor; gündelik emek, altyapı ve hafızaya odaklanıyor. Çalışmaları, dikkati kriz anlarından kolektif sağlığı mümkün kılan koşullara yöneltiyor.
Johan Duchateau, Narafi’de Görsel-İşitsel Teknikler eğitimi aldı. Meslek hayatına Belçika televizyonlarında haber programları ve belgeseller için ses mühendisi ve kurgu editörü olarak başladı. Kıbrıs’a yerleştikten sonra 15 yıl boyunca yerel bir televizyon kanalında kamera, yönetmenlik, ses ve kurgu dahil televizyon yapımının hemen her alanında çalıştı. Zamanla belgesel sinemaya ve insan odaklı hikâye anlatıcılığına yöneldi. The Flycatcher, Duchateau’nun uzun yıllara dayanan teknik deneyimini Khalil Betz-Heinemann ile birlikte daha kişisel ve anlatı odaklı bir belgesel çalışmasında buluşturuyor.




