Fizik ve kuantum teknolojilerinden sinemaya, kişisel bir arayıştan Kıbrıs’ta queer (kuir) sinema seslerine alan açan bir festivalin kuruluşuna uzanan bir yolculuk. Queer Wave’in sanat yönetmeni, festivalin gelişimini, toplumsal dirençleri, kesinliklerimizi sorgulama ihtiyacını ve kendi ifadesiyle hâlâ insan düşmanlığını içinde taşıyan bir toplumu Philenews’den Diana Aza’ya anlattı.
– Bugün tam olarak neye queer diyoruz?
Queer kavramı başlangıçta “tuhaf” anlamına gelen aşağılayıcı bir sözcüktü. Zamanla, sözcüğün aşağılayıcı biçimde tanımladığı topluluk bu kelimeyi geri alıp sahiplendi ve yeniden anlamlandırdı.
Queer’i bir kimlik olarak düşünmek istemiyorum. Benim için queer, pek çok kimliğin bir araya gelmesinden doğan bir şey. Ortaya çıkan şey belirli olsa da bir kalıba sokulamıyor; çünkü her şey, her insan ve her deneyim kendine özgü.
Queer’in farklı bağlamlarda ne anlama gelebileceğini anlamayı ve tanımayı çok ilginç buluyorum. Dünyanın farklı coğrafyalarında her topluluğun ve her toplumun tarihsel olarak nasıl geliştiğine bağlı bir görelilik her zaman var. Bu görelilik zaten sözcüğün anlamında mevcut; kavram bunu a priori (önsel olarak) içeriyor. Queer’den ne anladığımız değişiyor ve değişmek zorunda.
Kesişimsellik meselesinden de bildiğimiz bir şey var: Yerel düzeyde, Kıbrıs’ta bile queer bir kişi, hangi toplumsal sınıftan geldiğine, karma kökenli olup olmadığına ya da, denildiği gibi, person of color (beyaz olmayan kişi) olup olmadığına göre kendi gerçekliğini farklı yaşıyor. Hatta bir kişinin adanın kuzeyinde ve güneyinde gerçekliğini farklı yaşadığını bile söyleyebilirim.Queer teori açısından bakarsak, her ne kadar yalnızca bu çerçeve içinde kalmayı sevmesem de queer’in geleceğe dönük bir yanı var: Henüz gelmemiş olandır. Eğer normallik bugün geçerli olan şeyse, queer onun dışında durur ve henüz var olmayan, ama gelecek olan bir şeyi hayal etmemize imkân verir.
Queer teori açısından bakarsak, her ne kadar yalnızca bu çerçeve içinde kalmayı sevmesem de queer’in geleceğe dönük bir yanı var: Henüz gelmemiş olandır. Eğer normallik bugün geçerli olan şeyse, queer onun dışında durur ve henüz var olmayan, ama gelecek olan bir şeyi hayal etmemize imkân verir.
– Sinemaya uzanan yolculuğunun fizikle başlaması ilginç. Bu geçiş nasıl oldu?
Londra’da fizik okudum, kuantum teknolojileri alanında yüksek lisans yaptım ve tıbbi fizik alanında çalıştım. Buna rağmen, festivallerin içimde beslediği sinema arzusu ve tutkusu giderek büyüyordu. Çoğu ticari olmayan alternatif sinema biçimleri izliyordum ve bunlar bana farklı gerçekliklere açılan pencereler sunuyordu.
Bu deneyimleri paylaştıkça, ergenlik döneminde ya da genç bir yetişkinken bastırdığım pek çok şeyi belki de bastırmak zorunda olmadığımı fark ediyordum. Cinsellik, heteroseksüellik-eşcinsellik ikiliğinin ötesine geçen bir şey. Bu bir spektrum; cinselliği hakkında her şeyi bildiğini düşünen insanlar için bile.
Bence cinsellik yeniden gözden geçirilmeye açık bir alan ve yeniden tanımlanması her zaman mümkün. Bu meseleler sinemaya daha fazla ilgi duymama yol açtı. Sinema aracılığıyla hem kendim hem de içinde yaşadığım toplum hakkında bazı şeyleri daha iyi anladığımı hissediyordum.
2017’de Venedik Film Festivali’ndeki Giornate degli Autori’nin jürisine katılmak için başvurdum. Başvurum reddedildiğinde, bu dünyanın bir parçası olmanın benim için ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Ardından festivallerde gönüllü çalışmaya, Londra’da sinema üzerine yazmaya ve yaratıcılarla röportajlar yapmaya başladım.
Ertesi yıl yeniden başvurdum ve bu kez katılmayı başardığımda, bir şeyler arasında köprü kurulmuş gibi hissettim. Bu dünyayı keşfetmek ve oradan alabildiğim ne varsa Kıbrıs’ın gerçekliğine taşımak istiyordum.
Adada bazı sinema biçimlerinin eksikliği, queer bir kişi olarak kendi deneyimimle birleşince, bu ikisinin etkileşiminin nereye varabileceğini keşfetmek istedim.
– Queer Wave 2020’den bugüne ne kadar değişti?
Öncelikle, ilk festival pandemi nedeniyle çevrimiçi düzenlendi. Zamanla festival de programı da gelişti. 2021’den bu yana filmlerin yanı sıra drag sanatçılarından müzisyenlere ve görsel sanatçılara kadar farklı alanlardan performanslara da yer veriyoruz. Bunun, festivalin sinema çevresinin dışına taşmasına, başka çevrelerde ve kendilerini mutlaka queer olarak tanımlamasalar bile queer topluluğuna yakın topluluklarda da etki yaratmasına yardımcı olduğu görülüyor.
Festivalin uzun vadeli yolculuğu ve gelişimi açısından benim için en önemli şey, bu yıl aldığımız desteğin ekibi büyütmemize ve daha profesyonel çalışma koşulları yaratmamıza imkân vermesi oldu.
Bu yıl 250 başvuru aldık. Dolayısıyla artık bunları yalnızca sanat yönetmeni olarak ben değil, daha fazla kişi izliyor. İnsanlardan, karşılığında adil bir ücret alamayacakları hâlde zamanlarını ve enerjilerini buraya ayırmalarını hiçbir zaman istemedim. Bu, Kıbrıs’ta kültür alanını, üstelik yalnızca Kıbrıs’ta da değil, etkileyen daha geniş bir sorun.
Kendi insanlarını, tırnak içinde ya da dışında, sömüren bir festival olmak istemedik. Bu yıl ekip güzel bir şekilde büyüyor; yeni bir enerji, yeni insanlar, farklı fikirler geliyor.

– Seyirci değişti mi?
Daha 2020’den itibaren insanlar ilgi göstermeye başlamıştı ve zamanla buna susamış bir seyirci kitlesi oluştu. Özellikle Z kuşağından giderek daha fazla genç seyircinin queer meselelerle ilişkisini daha özgürce yaşadığını görüyorum; festivaldeki varlıkları da bunu gösteriyor.
Ama aynı zamanda 70 yaşına varan insanlar da geliyor; farklı toplumsal ve sanatsal topluluklardan insanlar da. Yaş bakımından bir sınır yok.
Bunları söylerken Andreas Karayan’ı da düşünüyorum. Queer Wave daha önce onunla ortak etkinlikler yaptı ve bu yıl çalışmalarını bir enstalasyon ve sergilenecek eserlerle onurlandıracak.
– Sence Queer Wave daha çok siyasi/aktivist bir nitelik mi taşıyor, yoksa kültürel bir karaktere mi sahip?
Elbette siyasi yönleri var ama bu, onu mutlaka aktivist bir girişim hâline getirmiyor. Siyasi etkisi ve önemi olan bir etkinlik. Ancak benim için en başından beri Kıbrıs’ta eksik olan bir sinemayı buraya getirecek bir festivaldi.
– Peki bu sinema o zamana kadar Kıbrıs’ta neden kendine yer bulamamıştı?
Kıbrıs’ın koşulları ve görece küçük programları düşünüldüğünde, o dönemde var olan festivaller her yıl bu tür içeriklere sahip bazı filmleri seçiyordu. Ama bu filmler ticari sinema salonlarında kesinlikle yoktu; İngilizce filmlerin şansı her zaman daha yüksekti.
Örneğin Barry Jenkins’in Moonlight filmini düşünelim. Oscar’a aday gösterildiği ve İngilizce olduğu için sinemalarda gösterildi. Queer bir film ve ben onu çok seviyorum. Ama İngilizce sinemanın ve hâkim yapım biçimlerinin dışına çıktığımızda, evet, çok büyük bir boşluk vardı. Kıbrıs’taki seyircinin dünyanın başka yerlerinden sinema biçimleriyle tanışma fırsatı yoktu.
– Programa bir film seçerken seni en çok ne ilgilendiriyor?
Bu yıl, ön seçki ekibiyle yaptığımız tartışmaların da etkisiyle, biçim konusunda biraz daha az katı olmaya çalıştım. Tutarlılık ve özgünlük önemli ama benim için daha da önemlisi, bir filmin size duygusal olarak dokunup dokunamadığı ve ardından sizi düşünüp sorgulamaya sevk edip etmediği.
On gün süren ve 67 filmin gösterildiği bir festivalde çoğulculuk da olmalı. Aynı meseleler tekrarlanmamalı; dişilliklerden ve trans deneyimlerden safik ve kesişimsel sinemaya kadar farklı gerçeklikler yansıtılmalı.
Queer sinemanın esas olarak cis gey erkeklerin yaptığı filmlerden ibaret sayıldığı dönemin artık geride kaldığını düşünüyorum.
– Hiç tepkiyle karşılaştınız mı?
O dönemde bir milletvekilinin Facebook’ta, “anormallikleri normalleştiren” bir film festivalinin fon almaması gerektiğini yazdığını ve yorumlarda bir insan selinin onu desteklediğini çok iyi hatırlıyorum.
Daha yakın zamanda ise festival sırasında bazı genç erkeklerin mekânın dışında Nazi selamları vererek protesto ettiklerini hatırlıyorum. Hiçbir zaman bir güruh çıkıp gelmedi ama tepkiler oldu.

– Tepkilerden çekinip hiç otosansür uyguladın mı?
Düşünen bir insan olarak elbette bazen durup bir seçimin doğru ya da iyi olup olmadığını ve nedenlerini sorguladığınız anlar oluyor. Ama inandığım bir film söz konusu olduğunda hiçbir zaman geri adım attığımı düşünmüyorum.
Özellikle bu yıl programda otosansürün konusu olabilecek filmler var. Bunlardan biri, dünya çapında tartışma yaratan ve birçok büyük festival tarafından reddedilen Elliot Tuttle’ın Blue Film filmi.
Çok zor meseleleri, bana göre son derece dürüst bir biçimde ele alıyor. İnsanların filmi görmelerini ve daha baştan reddetmeden kendilerinin değerlendirmesini istiyorum.
Nabokov’un edebiyatın tartışmalı eserlerinden biri olan Lolita’sı gibi edebî eserler de bu çerçeveye giriyor. Biçimini, anlatım araçlarını beğenebiliriz; ama elbette içeriğini ve karakterler arasındaki dinamikleri sorgularız. Aynı zamanda eserin kendisi, zor tartışmaların açılabileceği bir zemin yaratıyor.
– Queer Wave’in iki toplumlu niteliği ve festivalin iki toplumun buluşma alanı olarak işlemesine yönelik çaba sizin için ne kadar önemli?
Daha 2020’deki çevrimiçi festivalimiz sırasında, çevrimiçi bir platformda bile eşit erişim sağlamanın kolay olmadığı ortaya çıkmaya başlamıştı. Çünkü bazı haklar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kontrolünde olmayan bölgeleri kapsayacak şekilde verilemiyordu.
Bu bizde bir şeyleri uyandırdı ve bu tür girişimlerin uzlaşmayı ve etkileşimi teşvik etmesinin ne kadar önemli olduğunu düşünmemize yol açtı.
Tarihsel açıdan da bazı mücadelelerin birbirinden ayrı verilmek zorunda kalmış olmasının benim için dokunaklı bir yanı var: Eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kontrolündeki bölgelerde Alekos Modinos, kuzey kesiminde ise Hüseyin Çavuşoğlu mücadele etti.
Böyle bir festival aracılığıyla birbirimize yaklaşmak hem benim duyarlılıklarım hem de Queer Wave etrafında oluşan topluluk açısından önemliydi.
Kıbrıslı Türk sanatçılara, sinemacılara ve müzisyenlere platform sunduk ve sunmaya devam ediyoruz. Bu yıl da Florenza Deniz İncirli, filmlerden birinin yönetmeni olarak festivalde yer alıyor.
Bunun daha geniş ölçekte de zaten olması gereken bir hedef olduğunu düşünüyorum.
– LGBTİA+ hakları söz konusu olduğunda bugün en büyük kurumsal eksikliğin ne olduğunu düşünüyorsun?
Boşluklar olduğunu ve evlat edinme meselesinde olduğu gibi insan hakları söz konusu olduğunda istisnalar yaratılıp tavizler verildiğini biliyoruz. Ayrıca ağırlıklı olarak trans kişileri ilgilendiren, cinsiyet kimliğinin hukuken tanınmasına ilişkin bazı yasa tasarıları da hâlâ beklemede.
Hukuken ve kurumsal düzeyde herkesin aynı haklardan yararlanmaması düşünülemez.
Dünya genelinde, bu konularda bizden daha ileride olduğunu düşündüğümüz ülkelerin bile geriye gittiğini görüyoruz. Bildiğimiz anlamıyla demokrasi kavramı ortadan kaldırılıyor ve sinizmin hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz.
Ama kurumsal düzeydeki eksikliklerden daha çok, toplum olarak nereye doğru gittiğimiz beni düşündürüyor. Aşırı sağ eğilim güçlenirken beni en çok üzen, toplum olarak içimizde taşıdığımız insan düşmanlığı. Pek çok başka şey de buradan doğuyor.
İster LGBTİA+ kişilerden ister Filistin halkından söz ediyor olalım, insanların haklarının ellerinden alınması, insanlıktan çıkarılmaları ve şiddet arasında bir bağlantı var.
Eğer bu insan düşmanlığını içimizde taşımasaydık, ister Filistinli ister LGBTİA+ olsun, herhangi bir insanın haklarının çiğnenmesini aklımızdan bile geçiremezdik. Kurumlardaki ve yasalardaki bu boşlukların giderilmesi için de çaba gösterirdik.
Ama insanlık olarak pek çok alanda yaşadığımız gerilemeler ve içinden geçtiğimiz çeşitli dalgalar tarih boyunca hep oldu. Judith Butler’ın bu yıl söylediği ve benim de çok önemsediğim bir şeyi hatırlıyorum: Ne zaman bir gerilemeden söz etsek, ondan önce ileriye doğru bir adım atılmış olmasından güç alabiliriz. Arzu ettiğimiz yönde atılmış adımlar olmasaydı, geriye gidişten de söz edemezdik.
– LGBTİA+ topluluğu içinde daha az görünür kalan ya da daha büyük engellerle karşılaşan gruplar var mı?
LGBTİA+ göçmenler, engelli kişiler ve trans kişiler bence en çarpıcı örnekler.
Daha genel olarak, Kıbrıs’ta engelli kişiler diğer insanlara kıyasla daha az görünür. Nüfusun küçük bir bölümünü oluşturduklarını düşünebileceğimiz interseks kişiler de aramızda ve onların deneyimleri yeterince konuşulmuyor.
Çok küçük yaşlarda yapılan ve nörolojik sistemden üreme sistemine kadar çeşitli sistemlere zarar verebilecek cerrahi müdahalelerden söz ettiğimizde, bunlar kişinin kendi bedeninde neler olduğunun farkında olmadığı bir yaşta uygulanamayacak kadar ciddi müdahaleler.
Kıbrıs’ta da bazı kişiler bunu yaşadı; küçük yaşlarda, anne babalarının ve doktorların kararıyla, kendileri ne olduğunu dahi bilmeden ameliyat edildiler.
Sonunda yine aynı noktaya geliyoruz: Her insanın bedeni ve arzuları üzerinde kendi kararını verme hakkı var.

– Queer Wave deneyiminin ardından seyircide ne kalmasını istersin?
İnsanların, kendilerini queer olarak tanımlamasalar bile gelmelerini istiyorum. Çünkü mesele yalnızca özgün sinema örneklerini paylaşmak ya da queer topluluğun bu filmler aracılığıyla temsil edildiğini hissetmesi değil. Kendi kesinliklerimizin sorgulanması da güzel bir şey.
Queer kişilerin kendilerinin bile kendi farkındalıklarına ulaşana kadar içlerinde mücadele ettiklerini ve çeşitli aşamalardan geçtiklerini unutmayalım: inkâr, üzüntü, öfke, pazarlık ve bir noktada kabul; insanların kutulara sığmadığını ve cinsellikten cinsiyet kimliğine, engellilikten daha pek çok şeye kadar her şeyin bir spektrum üzerinde var olduğunu anlama.
Bu nedenle insanların festivalden bir birlik ve uyum içinde bir arada yaşama duygusuyla ayrılmalarını isterdim. Bütün cevaplara sahip olmamanın sorun olmadığını hissetsinler.
Festivale gelmeden önce soruları olsun, ama festivalden sonra yeni soruları da ortaya çıksın. Bu süreç içinde bazı yanıtların da geleceğini düşünüyorum.
En önemlisi insanların gelmeleri, festivalle tanışmaları ve burada bir sıcaklık hissetmeleri. Çünkü zor zamanlardan geçiyoruz.
Birliktelik duygusunu hissetsinler; kendilerini, onları “yutmayan”, oldukları gibi kabul eden ve hoş karşılayan daha büyük bir bütünün parçası olarak hissetsinler.
BİLGİ:
Queer Wave 2026, 18-27 Eylül tarihleri arasında Lefkoşa’da NiMAC’ta film gösterimleri, performanslar ve paralel etkinliklerden oluşan bir programla gerçekleştiriliyor.
Daha fazla bilgi ve program: queerwave.com ve sosyal medyada @queerwavecyprus.




