Vangelis Gettos | Philenews
Kıbrıs’ın o çetin temmuzu yine geldi, gördü ve çekip gitti. Her yıl bugünlerde, öğretmen bir arkadaşımızın yıllar önce anlattığı ürkütücü anı aklıma gelir.
Arkadaşımız, çocukluğunun ileri bir dönemine kadar Türklerin yeşil olduğuna inanmış. Bayraklarının, kıyafetlerinin ya da bilinçaltında Türklerle özdeşleştirdiği başka bir nesnenin yeşil olduğuna değil. Hayır. Kelimenin tam anlamıyla Türklerin yeşil olduğuna inanıyormuş. Neden mi? Anaokulunda, ardından ilkokulun ilk yıllarında öğretmenlerinin isteğiyle o kadar çok Türk paraşütçü resmi çizmiş ki zamanla bütün Türklerin aşağı yukarı böyle göründüğünü sanmaya başlamış.
Bu, barikatların açılmasından çok önceydi. İşgal altındaki kuzeyden kopukluk da belli ki o küçük, altüst olmuş çocuk zihnindeki bu düşünceyi daha da güçlendirmişti.
Ben de kendi okul yıllarıma, elbette Yunanistan’daki okul yıllarıma dönünce, öğretmenlerimizin kullandığı o tuhaf genelleme kalıbını hatırlıyorum. Kendi jeopolitik anlayışlarına göre milletimizin doğuştan düşmanı, hiç değilse rakibi sayılan halklardan söz ederken bütün bir toplumu tek bir kişiye indirgerlerdi:
“Türk sinsidir.”
Sanki biz Yunanlar, dünyanın başlangıcından beri hidrojenin protonu gibi yerimizde sabit duruyoruz da sinsi elektron çevremizde dönüp duruyor, atomun çekirdeğine çarpacağı anı kolluyor. Çoğul kullansalar sinsilik zayıflayacak, o tek başına taşıdığı ilk yükü kaybedecek sanki. Mantıklı tabii. “Seksen milyon Türk sinsidir” denmez.
Kıbrıs’a geldiğimde bir de şu kovboy vecizesiyle tanıştım:
“İyi Türk, ölü Türktür.”
Yunanistan’da bunu Monastiraki’deki dükkânlarda tişörtlerin üzerinde görür ya da Altın Şafak gösterilerinde duyardınız. Kıbrıs’ta ise elbette çok daha yaygın, çok daha sıradan bir sözdür.
Akıl almaz Pangalos’un 2018’de bunu açıkça tekrarlamasından önce de öyleydi:
“İyi Türk, ölü Türktür. Ben buna inanıyorum, çünkü bugüne kadar iyi bir Türk görmedim. En temel kavramlardan bile yoksunlar. Türk’ün adalet anlayışı yoktur.”
Bizim gibi ülkelerde özgünlük kıtlığı var; hatta dehşet anlarında bile.
Nitekim Pangalos, ABD’nin Montana eyaletinden Senatör James Michael Cavanaugh’nun 1868’de Temsilciler Meclisi’nde söylediği sözleri kopyalayıp bu kez Türklere uyarladı. Ama bütün bir halkı tek bir kişide toplayan o vurgulu kalıbı aynen korudu:
“Kızılderilinin ölüsünü dirisine yeğlerim. Hayatım boyunca iyi bir Kızılderili görmedim, binlercesini gördüm; ölüleri dışında. […] Kızılderilileri yok eden, onları uygarlığın sınırlarının dışına süren politikadan yanayım; çünkü onları uygarlaştırmak mümkün değildir.”
Bu tek kişiye indirgeme, 1990’ların Yunanistan’ında hem okulda hem de medyada başka halklardan söz edilirken de kullanılırdı:
“Bulgar”, “Arnavut.”
Hatta kendi ulusal karakterimizi sözde halk bilgeliğiyle tarif ederken bile aynı kalıba başvururduk:
“Yunan kuraldan anlamaz.”
“Kıbrıslı kolay kolay kıpırdamaz.”
Demek ki çoğul kullansak sözün hikmeti bozulacaktı.
Çoğul ise son yıllarda, ölümden ve yoksulluktan kaçan göçmen ve mülteci “sürüleri” için saklanıyor.
“Suriyeliler şiddet eğilimlidir.”
“Pakistanlılar pistir.”
Tek bir “Suriyeli”den söz etsek, tehdit belki biraz daha baş edilebilir görünecekti. Ama iş “daha uygar halklara” gelince, aynı genelleme kalıbı utanç değil, itibar üretir:
“Alman disiplinlidir.”
Arabamız için bile “Japon” deriz!
Umberto Eco, Göstergebilim Kuramı’nda anlamların doğal olmadığını, kültürel kodlar içinde üretildiğini söyler. Bir diğer büyük isim Roland Barthes ise Mitolojiler’de, belirli dilsel bağların taşıdığı mitin tarihsel olanı nasıl doğal olana dönüştürdüğünü anlatır.
Michel Foucault’ya göre dil yalnızca tarif etmez, aynı zamanda kurar: kimlikleri, kavramları, mitleri, tehlikeleri ve daha nicelerini. Lacan, Bourdieu, Butler ve Said de bu tür dilsel olguları benzer biçimlerde ele alır.
Editörün notu: Burada söz edilen Theodoros Pangalos (1938–2023), PASOK’lu Yunan siyasetçi, eski dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısıdır. Pangalos, bu sözleri 13 Şubat 2018’de SKAI Radyosu’nda dile getirdi.




