52 yıllık bir çıkmaz için hayali bir psikoterapi seansı
Emmelia Georgiou | Politis
Kıbrıs Sorunu terapiye on dakika geç geliyor; elinde bir kahve ve üzerinde “Tarihsel Bağlam” yazan bir dosya var. Geciktiği için özür diliyor. “Her iki yönde de trafik berbattı.” Terapist yorum yapmadan dinliyor ve oturmasını işaret ediyor. Kıbrıs Sorunu, yarım yüzyılı aşkın süredir askıda kalmış ve artık bunu karakterinin bir parçası olarak görmeye başlamış birinin özgüveniyle oturuyor.
“Nasıl hissediyorsun?” diye soruyor terapist.
“Karmaşık.”
Zaten başka ne diyebilirdi ki?
Başvuru nedeni
Kıbrıs Sorunu en başından terapiye ihtiyacı olduğuna inanmadığını açıklıyor. Burada olmasının tek nedeni, herkesin ona “kendi üzerinde çalışması” gerektiğini söylemesi. Ona göre işler oldukça iyi gidiyor. Ara sıra yaşanan krizler, beklentilerin çöküşü, diplomatik anlaşmazlıklar, siyasi panikler ve çıkmazdan başka hiçbir şeye bağlanamama hâlinin kronikleşmesi bir yana. Belirtilerini sakince sıralıyor: Zaman zaman yükselen gerilim, diplomatik ruh hâli dalgalanmaları, kimlik krizleri ve gerçekliği inkârla uzun süredir devam eden bir ilişki.
Terapist zihinsel bir not alıyor: Danışan, çıkmazı istikrarla özdeşleştiriyor.
Aile öyküsü
Konu geçmişe geldiğinde Kıbrıs Sorunu derin bir iç çekiyor. Terapist bu iç çekişi hemen tanıyor. Bu, her şeyin onlarca yıl önce yaşanan bir şeyle bağlantılı olduğunu anlatmaya hazırlanan birinin iç çekişi. 1963 ve 1974’ten söz etmeye başlıyor. Bunlar defalarca anlattığı hikâyeler. Ne zaman ne de tekrar, onların ağırlığını hafifletmeyi başarabildi. Öldürülmelerden, kaybolmalardan, yerinden edilmeden, kayıplardan, göçmenlikten, acıdan ve korkudan söz ediyor. Kendilerinin yaşamadığı anıları miras alan ama onları taşımaya devam eden insanlardan.
Ayrıca uluslararası akrabalardan oluşan geniş bir aileden de bahsediyor. BM temsilcileri, diplomatlar ve zaman zaman ortaya çıkan, tavsiyeler veren, fotoğraf çektiren ve sonra bir sonraki gelişmeye kadar ortadan kaybolan çeşitli yetkililer.
Terapist, siyasetin altında hâlâ acı olduğunu fark ediyor.
Bazı yaralar zamanla sessizleşir. Ama hepsi iyileşmez.
Savunma mekanizmaları
Kıbrıs Sorunu, gerçeklikle başa çıkma yöntemlerini gururla sıralıyor.
“Çözüme çok yakınız.”
İnkâr.
“Diğerleri gerçekten barış istemiyor.”
Yansıtma.
“Ya çözülürsem ve sonra kim olduğumu bilemezsem?”
Varoluşsal kaygı.
“Bir şey değişirse her şey çöker.”
Felaketleştirme.
Terapist birkaç topraklanma tekniği öneriyor. Kıbrıs Sorunu, bir keresinde yogayı denediğini ama “fazlasıyla iki toplumlu” bulduğunu söylüyor.
Aktarım
Kıbrıs Sorunu gözlerini kapıdan ayırmıyor.
“BM de gelecek mi?” diye soruyor.
Terapist hayır diyor. Kıbrıs Sorunu hayal kırıklığına uğramış görünüyor. António Guterres’ten, gelip onu alacağına söz veren ama geciken bir ebeveynden söz eden bir ergen gibi bahsediyor.
“Geri döneceğini söylemişti.”
Terapist başını sallıyor.
“Peki bu sana nasıl hissettirdi?”
“Umutlu. Sonra temkinli. Sonra yine umutlu. Sonra hayal kırıklığına uğramış. Sonra yeniden umutlu.”
Bir zihinsel not daha: Danışan, diplomatik döngüleri kişisel ilerleme olarak algılıyor.
Her yeni temsilci atandığında Kıbrıs Sorunu yeniden heyecanlanıyor. Tıpkı on ikinci terapi sürecine başlayan ve bu kez her şeyin değişeceğinden emin olan biri gibi.
“Kendi iyileşme sürecinin sorumluluğunu üstlenmek sana nasıl gelirdi?” diye soruyor terapist.
Kıbrıs Sorunu birden odanın köşesindeki saksıyı son derece ilginç bulmuş gibi görünüyor.
Bedensel belirtiler
Terapist işaretleri fark ediyor. Kasılmış omuzlar. Sıkılı bir çene. Bir an bile durmadan hareket eden bir bacak.
Bu yalnızca siyasetle ilgili değil. Bekleme hâlinde yaşamayı öğrenmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Bazıları geri dönmeyi bekleyerek büyüdü. Bazılarıysa bir değişimin neler getirebileceğinden korkarak. Her hâlükârda beklemek bir alışkanlığa dönüştü.
Terapist güven artırıcı önlemler üzerine bir egzersiz öneriyor. Kıbrıs Sorunu hemen kuşkulanıyor.
Sonunda konuşma daha derin bir yere varıyor.
“En çok neden korkuyorsun?”
Kıbrıs Sorunu ilk kez sessiz kalıyor.
Cevap verdiğinde dürüstçe söylüyor:
“Değişirsem, kim olurum?”
Oda sessizliğe gömülüyor. Çünkü konuşmaların, kararların, çözüm çerçevelerinin ve özenle kaleme alınmış açıklamaların ardında zor bir gerçek var. Çözümsüz kalmak, kimliğinin bir parçasına dönüşmüş durumda. Terapist, bu korkunun yalnızca Kıbrıs Sorunu’yla ilgili olmadığından şüpheleniyor. Pek çok insan bu gerçeklikle o kadar uzun süre yaşadı ki farklı bir gerçeklik ihtimali neredeyse tuhaf geliyor.
Bölünmüşlük etrafında inşa edilen kimliklere ne olur? Nesiller boyunca kendilerini diğer tarafın karşısında tanımlayarak yaşamış toplumlara ne olur? Pek çok kişi için bilinmeyen bir gelecek, tanıdık çıkmazdan daha korkutucu. Bölünmeyi tercih ettikleri için değil. Kesinlik, hoş olmasa bile, çoğu zaman belirsizlikten daha kolay olduğu için.
Kıbrıs Sorunu devam ediyor.
“Çözülürsem herkes ne yapacak? Siyasetçiler ne söyleyecek? Analistler neyi analiz edecek? Diplomatlar ne için seyahat edecek? Köşe yazarları ne hakkında yazacak?”
Terapist not alıyor: Danışan, kimliğini sorunuyla ilişkilendiriyor.
Bir dürüstlük anı
Seansın bitmesine az kala Kıbrıs Sorunu yeniden iç çekiyor. Bu kez başka türlü. Teatral değil. Stratejik değil. Tutanaklara geçsin diye de değil. Sadece yorgunca.
“Yoruldum,” diyor.
“Vaatlerden yoruldum. Hayal kırıklıklarından yoruldum. Umut kısa bir süreliğine ortaya çıkıp sonra yeniden kaybolduğunda her defasında manşet olmaktan yoruldum. Aynı tartışmayı nesilden nesile aktarmaktan yoruldum.”
Terapist küçük bir değişim hissediyor. Büyük değil. Her şeyi değiştirecek kadar da değil. Sadece bir hareketlenme. Bazen ilk seans için bu kadarı yeterlidir.
Tedavi planı
Terapist şunları öneriyor:
Geçmişi, uzlaşmayı yenilgi olarak görmeden konuşabilmek.
Hemen karşılıklı suçlamalara dönüşmeyen konuşmalar yapmayı öğrenmek.
Aynı anlaşmazlıkları evirip çevirmeye daha az, ortak bir geleceği hayal etmeye daha fazla zaman ayırmak.
İyileşmenin ve uzlaşmanın unutmak anlamına gelmediğini hatırlamak.
Kıbrıs Sorunu kibarca başını sallıyor. Terapist o bakışı hemen tanıyor. Az önce duyduğu tavsiyelerin en az yarısını görmezden gelmeyi şimdiden planlayan birinin bakışı bu. Seans biterken Kıbrıs Sorunu ayağa kalkıyor ve eşyalarını topluyor.
“Bir randevu daha ayarlayalım,” diyor. “Gerçi çok yoğunum ama deneyeceğim.”
Terapist bunun tam olarak ne anlama geldiğini biliyor. Altı ay sonra, bir şeyler ters gittiğinde yeniden görüşecekler. Yine de bu da ilerleme sayılır. Kıbrıs Sorunu geldi. Oturdu. Birkaç dakikalığına da olsa dürüstçe konuştu. Ve her müzakerenin, her istatistiksel verinin ve her siyasi açıklamanın arkasında yalnızca normal bir hayat yaşamak isteyen insanların bulunduğunu hatırladı.
Bugün hiçbir şeyi çözmedi. Ama ilk kez, iyileşmenin unutulmakla aynı şey olmayabileceğini düşünmeye istekli görünüyordu.
Ve Kıbrıs siyasetinin uzun soluklu tiyatrosunda, bu neredeyse önemli bir ilerleme sayılır.




