BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Maria Holguin’in, kuzey Lefkoşa’daki Türkiye “Büyükelçiliği” binasına giderek Türk Büyükelçi ile görüşmesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ciddi bir tartışma başlattı. Hukukçu Costas Paraskevas’ın da altını çizdiği bu konu, ilk bakışta diplomatik bir ayrıntı gibi görünse de hem uluslararası hukuk kuralları hem de adamızın yakın geleceği açısından çok önemli ipuçları veriyor.
Gelin önce meselenin hukuki yönünü en yalın haliyle ele alalım:
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1983 yılındaki 541 sayılı kararı, kuzeydeki tek yanlı bağımsızlık ilanını hukuken geçersiz saymış ve dünyadaki tüm devletlere bu ayrılıkçı yapıyı tanımama çağrısı yapmıştı. 1984 yılındaki 550 sayılı karar ise doğrudan büyükelçilik meselesini hedef almıştı; 3. maddesiyle Türkiye ile Kıbrıs Türk liderliği arasındaki büyükelçi atamasını açıkça yasa dışı ve geçersiz ilan ederek tekrarlanmamasını istemişti.
Hukukta temel bir kural vardır: Yasa dışı bir durumdan meşru bir hak doğmaz. Tanınmayan bir yapının hukuken bir büyükelçiliği, dolayısıyla resmi bir büyükelçisi de olamaz. Dünyadaki tüm ülkeler ve uluslararası kurumlar da bu durumu tanımamakla yükümlüdür. Durum böyleyken, doğrudan BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını ve meşruiyetini temsil eden bir yetkilinin, bizzat BM’nin “yasa dışı” dediği o binaya gitmesi ve diplomatik temas kurması ciddi bir çelişki yaratıyor. BM yetkilileri “Biz bunu Ankara’dan doğrudan mesaj almak için pratik bir yol olarak yaptık, bu bir tanıma değildir” dese de, diplomaside sembollerin çok ağır bastığı Kıbrıs’ta bu adım, fiilen yasa dışı sayılan bir makamı normalleştirme imaları taşıyor.
Üstelik normalleşme adımları yalnızca bununla da sınırlı değil. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’in uluslararası bir zirve vesilesiyle Türkiye’ye gidecek olması gibi gelişmeler de ilk bakışta çok taraflı diplomasi gereği gibi sunuluyor. Ancak unutmamak gerekir ki tarihte ilk kez bir Kıbrıs Cumhuriyeti lideri Türkiye’yi ziyaret edecek. Diplomatik pratikte bunlar küçük gibi görünen ama Türkiye’nin adadaki fiili varlığını ve ağırlığını uluslararası arenada adım adım kanıksatan, meşrulaştıran kritik hamlelerdir.
Asıl dikkat etmemiz gereken ise bu hareketliliğin işaret ettiği siyasi takvim ve büyük resimdir.
Bugün kamuoyuna yansıtılan haberlere bakarsanız; sanki Holguin sadece Haspolat veya diğer geçiş noktaları açılsın, liderler bir araya gelsin diye mekik dokuyor. Oysa Ankara, Atina, Lefkoşa ve Brüksel arasındaki bu kadar yoğun bir diplomasi trafiği yalnızca birkaç yeni barikat açmak için yürütülmüyor.
Perde arkasında, yıllardır kilitli kalan müzakere sürecini yeniden başlatmak için çok daha kapsamlı bir paket hazırlanıyor. Kulislerde konuşulan en kritik konu ise adanın gelecekteki güvenlik mimarisi:
Yıllardır süren pazarlıkların tıkandığı yer hep aynı: 1960 Garanti Antlaşması ve adadaki yabancı askerler. Şimdi masada test edilen arayışlardan biri, bu garantörlük sistemini ortadan kaldırmak yerine, sadece etiketini değiştirerek adayı NATO veya Batı güvenlik şemsiyesi altına sokmak. Hristodulidis yönetiminin Kıbrıs’ın Batı savunma mekanizmaları ve NATO ile yakınlaşmasına dair yaptığı açıklamalar da tam bu noktada Holguin’in yoklamalarıyla kesişiyor.
Konuşulan senaryolara göre; Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı yerine çok uluslu bir güç getirilmesi, güvenlik yapısının NATO mekanizmasına bağlanması tartışılıyor. Fakat burada sormamız gereken çok temel bir soru var: Zamanında adamızı bölen garantörleri bugün NATO veya başka bir kılıf altında adada tutmaya devam ettiğimizde, Kıbrıslılar olarak bizim bundan kazancımız ne olacak? Garantörlükleri kaldırıyoruz deyip adanın güvenliğini aynı aktörlerin yer aldığı başka bir askeri ittifaka teslim etmek, yalnızca eski sistemin adını değiştirmek anlamına gelmez mi? Buna paralel olarak, merkezi idarenin zayıflatıldığı ve yetkilerin büyük ölçüde bölgelere dağıtıldığı daha “gevşek” bir federal yapının (ya da konfederal bir yapının) da seçenekler arasında pişirildiğini unutmamak gerekiyor.
Bütün bu diplomatik hareketlilik, 2027 ve 2028 yıllarına doğru Kıbrıs meselesinde çok ciddi bir dalgalanmanın kapıda olduğunu gösteriyor. Masada adım adım olgunlaştırılan bu güvenlik, yönetim ve toprak başlıklarının, tıpkı 2004’teki Annan Planı sürecinde olduğu gibi kapsamlı bir paket haline getirilip tarafların önüne yeni bir referandum olarak konulması olasılığı oldukça güçlü görünüyor.
Özetle, Holguin’in o kapıdan içeri girmesi basit bir protokol hatası değil; uluslararası aktörlerin yeni bir müzakere zemini kurarken tarafların kırmızı çizgilerini test ettiği ve Türkiye’nin adadaki varlığını normalleştirmeye alıştığı geniş bir sürecin parçasıdır. Bizler günlük barikat haberleriyle oyalanırken, arka planda adamızın kaderini belirleyecek çok daha büyük bir jeopolitik denklemin kurulduğunu görmek zorundayız.




