Yıllardır Schengen Bölgesi vaadi, Kıbrıslılara Avrupa entegrasyonunun nihai zaferi olarak sunuluyor: Larnaka’dan Lizbon’a pasaportsuz seyahat, kesintisiz ekonomik hareketlilik ve Avrupa standartlarında bir “normallik” tescili. Resmi söylemler katılım sürecini gecikmiş bir idari formalite gibi ele alıyor; konu yalnızca biyometrik sistemlerin güncellenmesi, limanlardaki güvenlik tarayıcıları ve Brüksel ile senkronize edilen veri tabanlarından ibaretmiş gibi gösteriliyor. Oysa diplomatik basmakalıp ifadelerin hemen altında, adanın kırılgan toplumsal ve anayasal dokusunu çatlatma tehlikesi taşıyan, çözülmemiş devasa bir paradoks yatıyor.
Kıbrıs sıradan bir Avrupa devleti değildir ve standart Avrupa sınır politikalarını hiçbir bedel ödemeden bünyesine ithal edemez. Ada; kırılgan ateşkeslerin, askıya alınmış hukuk normlarının ve tarihsel uzlaşıların yönettiği 180 kilometrelik bir tampon bölgeyle ikiye bölünmüş bir AB üyesidir. Kıbrıs Cumhuriyeti 2004 yılında birliğe katıldığında, Katılım Antlaşması’na eklenen 10. Protokol hassas bir hukuki denge kurmuştur: AB müktesebatı, hükümetin fiili kontrol uygulayamadığı kuzey bölgelerinde askıya alınmıştır. Bu bölünmüşlük hattının uluslararası bir sınıra dönüşmesini engellemek amacıyla AB hukuku, Yeşil Hat’tı bir “dış sınır” olarak değil, sui generis bir rejimle yönetilen bir “idari temas hattı” olarak tanımlamıştır.
Schengen hedefi işte bu hassas mimariyle doğrudan kafa kafaya çarpışmaktadır. Schengen Bölgesi’ne dahil olabilmek için bir üye devlet, dış sınırlarını sızdırmaz, tavizsiz ve mutlak bir kontrolle denetleyebildiğini Brüksel’e kanıtlamak zorundadır. Peki, egemen toprakları fiilen bölünmüş olan ve kendi halkını ayıran çizginin kanunen “dış sınır” sayılması yasaklanan bir adada, bu mantık ısrarla uygulanmaya kalkarsa ne olur? Teknik denetimleri ve Brüksel’in puan cetvellerini karşılama telaşı, adanın içindeki idari bir çizgiyi fiilen tahkim edilmiş bir ‘sınır kapısına’ dönüştürme riskini her geçen gün büyütüyor.
Bu kurumsal acele soyut bir hukuk tartışmasından ibaret değil; adanın her iki yanında yaşayan binlerce insanın bizzat hayatını karartabilecek somut bir gerçekliktir.
Bu jeopolitik denklemin tam ortasında karma evlilik çocukları ve onların aileleri sıkışıp kalmış durumdadır. Karma evlilik çocukları şu anda tanınmamış kimlikleri ile kapılardan geçiş yapabilmektedir; ancak bu kimlikler ile Schengen bölgesine girildiğinde geçiş yapılıp yapılamayacağı hala meçhuldür.
Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan ebeveynin açısından baktığımızda; AB Temel Haklar Bildirgesi aile hayatının korunmasını ve çocuğun yüksek yararını güvenceye alır. Eğer tanınmamış kimlikler ile geçişler kabul edilmezse bu hak nasıl korunacak?
Lefkoşa ve Brüksel’deki tartışmalar tehlikeli biçimde tek boyutlu ilerlemektedir. Süreç, yalnızca sınır polisi kotaları, ortak bilişim altyapıları ve havalimanı güvenlik cihazlarından ibaret teknik bir yarış gibi ele alınmaktadır. Ancak karar vericiler, kontrol noktalarında onları bekleyen anayasal ve insani hak krizini görmezden gelmektedir.
Bir ada, kendi içindeki toplulukların arasına görünmez duvarlar örerek gerçekten Avrupa’nın sınırsız geleceğine adım atabilir mi?
Yazarın Kıbrıs’ın Schengen üyeliği, 10. Protokol ve karma evlilik ailelerinin haklarına ilişkin kapsamlı hukuki analizi, doktriner eleştirisi ve politika çözüm önerileri SSRN üzerinde yayımlanmıştır.

