2 Mart’ın erken saatlerinde İran yapımı bir insansız hava aracı, RAF Akrotiri (Ağrotur) hava üssünün hangarlarına doğru fırlatıldığında, ardından gelen patlama sadece Kıbrıs kıyılarının sessizliğini değil, on yıllardır sürdürülen bir diplomatik illüzyonu da paramparça etmiş bulunmakta…
2 Mart günü, İngiliz kuvvetleri tehdidi savuşturmak için zaman kaybetmeden acil kalkış yaparken, bu durumun Kıbrıs’ı açık bir hedefe dönüştürdüğünü Kıbrıslı yetkililere bildirme gereği dahi duymamıştı. Birleşik Krallık, adayı adeta bölgesel çatışmalar için bir ‘fırlatma rampası’ olarak kullanıyordu. Bu durum, aslında yıllardır gözümüzün önünde duran acı bir gerçeği bizlere haykırıyordu: Kıbrıs adası, yine başka ülkelerin çıkarları için kullanılıyor, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı bir savaşa dahil ediliyordu…
Bu olaylar üzerine Lefkoşa, bugünlerde dikkatini Hint Okyanusu’na, Mauritius’un Chagos Takımadaları konusunda yarattığı tarihi emsale çevirmiş bulunmakta. Birleşik Krallık’ın, uzun yıllar süren hukuki ve diplomatik baskılar sonucunda Chagos üzerindeki egemenliği Mauritius’a devretmeyi kabul etmesi, benzer bir sürecin Kıbrıs için de mümkün olup olmadığı sorgulatmakta.
Mauritius Modeli: Benzerlikler ve Hukuki Paralellikler
Chagos ve Kıbrıs’taki benzerlikleri incelemeye başladığımızda ilk gördüğümüz şeylerden biri, her iki bölge de küresel dekolonizasyonun çalkantılı döneminde Britanya tarafından elde tutulan stratejik askeri üsler içermesidir. Hem Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia hem de Akdeniz’deki Ağrotur ve Dikelya Egemen Üs Bölgeleri (SBA), Anglo-Amerikan güç projeksiyonu için “batmayan uçak gemileri” olarak hizmet etmek üzere adalardaki ev sahibi ulusların yönetimlerinden koparılmıştır.
Mauritius örneğinde Uluslararası Adalet Divanı, 2019 yılında verdiği kararla Londra’ya ağır bir darbe indirmiş, Chagos Adaları’nın koparılmasının hukuka aykırı olduğuna ve bu nedenle Mauritius’un dekolonizasyon sürecinin yasal olarak eksik kaldığına hükmetmişti. Bu kararın yarattığı ivme, nihayetinde Birleşik Krallık’ı müzakere masasına oturmaya zorlamış ve 2024 yılında egemenliğin iade edilmesini öngören tarihi anlaşmayla sonuçlanmıştı. Kıbrıs Cumhuriyeti şimdilerde tam da bu hukuki manivelayı adadaki üsler için kullanmaya hazırlanmaktadır.
‘Gönüllü Feragat’ Söylemi Ne Kadar Gerçek?
Birleşik Krallık, Chagos’u Mauritius’un bağımsızlığından önce zorla koparmıştır. Kıbrıs bağlamında en sık dile getirilen karşı argüman ise, 1960 Kuruluş Antlaşması ile Egemen Üs Bölgeleri’nin “gönüllü” olarak devredildiğidir. Bu görüşe göre, Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını kazanırken belirli toprak parçalarını hukuken bağlayıcı bir anlaşmayla Birleşik Krallık’a bırakmıştır. Bu da Chagos davasının emsal olarak kullanılmasını zorlaştırmaktadır.
Ancak naçizane fikrimce bu argüman hem tarihsel açıdan miyop hem de hukuki açıdan son derece kırılgandır. 1960’taki bu devir işlemini ‘gönüllü’ olarak nitelendirmek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğduğu o boğucu ortamı kasıtlı olarak görmezden gelmektedir.
Başpiskopos Makarios müzakere masasına oturduğunda, bunu özgür bir egemen olarak değil, sömürgeleştirilmiş bir halkın temsilcisi olarak yapmıştı. Sömürge yönetiminin baskısı, artan etnik gerilimler ve adayı bölünmeye sürükleyen “enosis” ve “taksim” senaryoları, karar alma sürecini ciddi biçimde sınırlamıştır.
Bu çerçevede sorulması gereken temel soru şudur: Bu gerçekten özgür bir tercih miydi, yoksa seçeneklerin yokluğunda dayatılmış bir zorunluluk mu?
Uluslararası Adalet Divanı da Chagos danışma görüşünde benzer bir duruma işaret etmiş ve bir sömürgenin tam egemenliğe ulaşmadan önce topraklarının bir kısmını kaybetmeye ‘özgürce’ rıza göstermesinin son derece tartışmalı olduğunu vurgulamıştır. Bu mantık, Kıbrıs için de geçerliliğini korumaktadır.
Öte yandan Birleşik Krallık’ın muhtemel savunması da açıktır: uluslararası anlaşmaların bağlayıcılığı (pacta sunt servanda) ve üslerin bölgesel güvenlik açısından taşıdığı stratejik önem. Ne var ki bu ilke mutlak değildir. Özellikle dekolonizasyon bağlamında, halkların kendi kaderini tayin hakkı uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olarak öne çıkmakta ve giderek jus cogens niteliği atfedilen bir norm olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede, sömürge koşulları altında yapılan anlaşmaların yalnızca şekli rızaya dayanması yeterli görülmemekte; bu rızanın gerçekten özgür olup olmadığı sorgulanmaktadır. Dolayısıyla, 1960 düzenlemelerinin meşruiyeti, yalnızca hukuki geçerlilikleriyle değil, bu düzenlemelerin kendi kaderini tayin hakkını ne ölçüde sınırladığıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Lefkoşa’nın Pragmatik Yaklaşımı
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut hedefi, İngiliz üslerinin derhal kapatılması değildir. Aksine Lefkoşa, daha ölçülü ve uygulanabilir bir yol izlemektedir: 1960 düzenlemelerinin günümüz koşullarına göre yeniden müzakere edilmesi. Bu kapsamda öne çıkan talepler arasında: askeri operasyonlar konusunda Kıbrıs’a danışma zorunluluğu, üslerin faaliyetlerinin şeffaflaştırılması, güvenlik risklerinin Kıbrıs halkı açısından yeniden değerlendirilmesi yer almaktadır.
Avrupa Birliği’nin bu sürece verdiği destek de dikkat çekicidir. Stratejik özerklik arayışındaki bir Avrupa için, Kıbrıs’ın bu girişimi yalnızca ulusal değil, aynı zamanda bölgesel bir anlam taşımaktadır.
Bir Üs mü, Bir Özne mi?
Chagos örneği, sömürge döneminden kalan düzenlemelerin değiştirilemez olmadığını göstermiştir. Kıbrıs için mesele artık yalnızca İngiliz üslerinin varlığı değildir. Asıl mesele, bu üsler üzerindeki kararların Kıbrıs’ın iradesi dışında alınıp alınamayacağıdır.
Kıbrıs artık bir sömürge değil; kendi güvenliğini, dış politikasını ve jeopolitik konumunu belirleme kapasitesine sahip bir devlettir. Bu nedenle tartışılması gereken temel soru şudur:
Kıbrıs, başkalarının stratejik hesaplarında bir araç olarak mı kalacaktır, yoksa kendi kaderini belirleyen bir özne haline mi gelecektir?