‘Coğrafya kaderdir.’ Bu cümleyi yıllardır duyuyorum. Gerek bir coğrafya öğretmeni, gerekse Kıbrıs’ta yaşayan biri olarak sık sık karşıma çıkıyor. Uzun zamandır coğrafi özellikler, savaşların, eşitsizliklerin, gelişmişliğin temel nedeni olarak gösterildi. Zaman zaman da toplumların başarılarını ya da başarısızlıklarını, devletlerin korkunç hırslarını, sömürgeci anlayışlarını indirgemek için. Ya da geleceğini çoktan başka aktörlerin belirsizliklerle dolu ellerine teslim edenlerin bir kaçış cümlesi olarak.
Coğrafya, yalnızca üzerinde yaşadığımız yer ve onun özelliklerinden ibaret değildir. Aynı zamanda insan ile mekan arasındaki ilişkinin devam eden hikayesi, insanların yaşadıkları yerin şartlarıyla yaptıkları uzun ve dönüşen müzakerelerdir. Dolayısıyla bu noktada kader kavramını sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Kader kelimesini ilk duyduğumuzda aklımıza genellikle değiştiremeyeceğimiz şeyler gelir. Doğduğumuz aile, ülke gibi. Bu nedenle de coğrafya kaderdir sözü çok tanıdık ve anlamlı gelir. Peki gerçekten öyle mi? Ve bugün iklim krizinin ortasında yaşarken, kader dediğimiz şeyi yeniden tanımlamamız gerekiyor olabilir mi?
İnsanlık uzun zamandır yaşadığı yer ile yaşadığı hayat arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyor. Fiziki haritaların ortaya koyduğu su götürmez gerçekler vardır. Örneğin, Nil’in taşkınları olmasaydı Antik Mısır aynı şekilde ortaya çıkabilir miydi? Dicle ve Fırat olmadan Mezopotamya, tarihin ilk şehirlerine ev sahipliği yapabilir miydi? Akdeniz’in birbirine yakın kıyıları, limanları ve adaları olmasaydı kültürler birbirine bu kadar yaklaşabilir miydi?
Bu sorulara verilecek cevaplar, coğrafyanın insanlık tarihindeki rolünü inkâr etmeyi zorlaştırır. Ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel, Akdeniz’i anlatırken tarihin yalnızca kralların, savaşların ve antlaşmaların hikâyesi olmadığını söyler. Ona göre tarih, farklı hızlarda akan zamanlardan oluşur. Yüzeyde savaşlar, krizler ve siyasi olaylar vardır. Ama onların altında çok daha yavaş hareket eden başka katmanlar bulunur: iklimler, ulaşım yolları, denizler ve insanların çevreleriyle kurdukları ilişkiler. Braudel buna “uzun süre” der. İnsan ömründen daha uzun, hükümetlerden daha kalıcı, savaşlardan daha dirençli bir zaman ölçeği. Çünkü ona göre tarih yalnızca insanların hikâyesi değildir. İnsan ile coğrafyanın birlikte yazdığı uzun bir hikâyedir. Bu nedenle Akdeniz’i anlatırken yalnızca devletleri değil rüzgarları da anlatır.
Bu noktada “coğrafya kaderdir” fikri oldukça ikna edici görünür. Tarih boyunca coğrafi özellikler bazı toplumlara avantaj sağlamış bazılarına sınırlamalar getirmiştir. Fakat aynı coğrafya üzerinde farklı tarihler de yazılmıştır. Örneğin, Kuzey ve Güney Kore aynı yarımadayı paylaşır. Doğu ve Batı Almanya onlarca yıl aynı coğrafya üzerinde farklı dünyalar kurmuştur. Hollanda coğrafyanın koyduğu sınırları mühendislikle yeniden çizmiştir. Bu örneklerden yola çıkıp diyebiliriz ki, Coğrafya koşulları verir. Tarih ise bu koşullara verilen cevaptır.
İnsanlık tarihi aynı zamanda biraz da coğrafyanın sınırlarını aşma hikâyesidir. Derinlerde saklı suya ulaştık. Nehirlerin yönünü değiştirdik. Dağları delip geçtik. Çöllerde dev şehirler kurduk. Bitkilerin genetiğini hatta atmosferin kimyasını değiştirdik. Teknoloji bize uzun süre coğrafyayı geride bıraktığımız hissini verdi. Ve tam da bu noktada başka bir gerçekle karşılaştık: İklim kriziyle.
Yüzyıllar boyunca insanlar coğrafyanın sunduğu koşullara uyum sağlamaya çalıştı. Şimdi ise insan faaliyetleri coğrafyayı dönüştürüyor. Bir zamanlar uygarlıkların konumunu nehirlerin yönü belirliyordu. Şimdi ise devletlerin tercihleri nehirlerin kaderini belirliyor. Akdeniz giderek ısınıyor. Kuraklık derinleşiyor. Yangın mevsimleri giderek uzuyor. Sıcak hava dalgaları daha etkili hale geliyor. Ve bütün bunlar Braudel’in sözünü ettiği o yavaş zamanın hiç kaybolmadığını hatta müdahalelerle daha da belirginleştiğini gösteriyor. Bu dönüşümü anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Adamıza, Kıbrıs’a bakmak yeterli. Küçük yaşlardan itibaren adanın jeopolitik önemini öğrenerek büyüdük. Bugün de adanın geleceği konuşulurken enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve jeopolitik dengeler öne çıkıyor. Bu yüzden bu adada doğup büyüyenler için coğrafya kaderdir sözü yabancı değildir. Ancak tarih bize ayrışmanın hikayesini hala bağıra bağıra anlatırken, bir yandan da farklı bir gerçek kendini hatırlatıyor. Kuraklık artık kuzeyde de hissediliyor, güneyde de. Yangınların yönünü, sıcak hava dalgalarının etki alanını politik sınırlar belirlemiyor. Akdeniz’in giderek ısınan suları bütün kıyıları etkiliyor.
Bence Kıbrıs açısından iklim krizinin en çarpıcı yanı budur. Uzun yıllardır farklı tarihsel kurguların içinde yaşayan insanlara aynı coğrafyayı paylaştıklarını yeniden hatırlatması.
Tarih bizi ayırmış olabilir. Ama coğrafya geç olmadan yeniden aynı masaya oturmaya çağırıyor. Yıllardır coğrafyanın kader olup olmadığını tartışıyoruz. Ancak ilk sorgulamamız gereken kader kavramı olabilir mi? Kader nedir? Asla değiştirilemeyen şey mi? Yoksa değiştirebileceğimiz hâlde değiştirmediğimiz koşulların bir gün karşımıza sonuç olarak çıkması mı? Kıbrıs’ın bölünmüşlüğüne kaderci bir yerden bakılabilir mi? Ortak bir iklim planı olmadan, iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi beklenen bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda yer alan adamızın geleceğini güvence altına almak mümkün müdür?
Ben Kıbrıs haritasına baktığımda asla bir yazgı görmüyorum. Ne de yalnızca tarihsel bölünmüşlüğü. Aynı kuraklıktan etkilenen, aynı sıcak hava dalgalarını yaşayan, aynı yangın mevsimiyle mücadele eden bir adayı görüyorum. Ve aynı denizin kıyısında şekillenen ortak bir sorumluluğu. Bugün iklim krizi bizi yeniden Braudel’in hatırlattığı o yavaş zamana bakmaya çağırıyor. Tarihin sesi gürültülü çıkar ama coğrafya sürekli ve derinden kurgu olmayanı fısıldar. Kader dediğimiz şey ise coğrafyanın uzun vadeli gerçeklerine verdiğimiz cevaptan ibarettir. Bu noktada artık sorgulamamız gereken coğrafyanın bir kader olup olmadığı değil, aynı coğrafyayı, dolayısıyla aynı coğrafi gerçekleri paylaşan insanların ortak bir gelecek fikrini paylaşıp paylaşamayacağıdır.




