Ders anlatırken, Güzelyurt yerine “Omorfo” dediğimde bir kaç öğrencimin şaşkın, hatta garipseyen bakışlarını fark ettim. Ardından da öğrencilerimden biri gülümseyerek, “Hocam yaşlılar gibi konuştunuz.” dedi. Bunun üzerine birlikte düşünmeye başladık: Neden bazı kelimeler zamanla eski sayılıyor? Bir kelimeyi yaşlandıran şey zaman mı? ‘Omorfo, Güzelyurt’tan daha eski bir kelimedir.’ cevabı yeterli midir? Ya da bir yerin haritadaki adının değişmesi sadece haritayı mi değiştirir? Yoksa o yere dair hafıza da yeniden bu şekilde kurulur mu?
O an farkettim ki sadece bir yer adı kullanmamış aynı zamanda bir hafızayı sınıfa taşımıştım.
Kelimelerin güçlü etkisi üzerine yeniden düşünmeye başlamam bu şekilde oldu. Çünkü Kıbrıs’ta bir yerin adı yalnızca o yeri tarif etmez. Bir geçmişi, bir tarafı, bir hikâyeyi de taşır. Kullanılan kelimeler geçmişi ve bugünü tekrar tekrar şekillendirir. Kelimeler, ayrışmadan yana olanların elinde bölücü; uzlaşmadan yana olanların elinde ise birleştirici olabilir.
Dil uzun yıllar boyunca yalnızca bir iletişim aracı olarak düşünüldü. Oysa zamanla filozoflar ve dilbilimciler, dilin sadece düşünceleri ifade etmediğini, düşünme biçimimizi de şekillendirdiğini tartışmaya başladı. George Orwell, dilin yalnızca gerçeği anlatmadığını, gerçeğin sınırlarını da belirlediğini ifade eder. Orwell, özellikle siyasi dilin, gerçekliği görünür kılmak kadar onu yeniden kurmak için de kullanılabileceğini vurgular. Bu yüzden bazı kelimeler yalnızca açıklamaz, aynı zamanda yönlendirir de.
Benzer şekilde Wittgenstein da bir kelimenin anlamının sözlükte değil, kelimenin kullanım biçiminde saklı olduğunu söyler. Çünkü kelimelerin anlamı onları söyleyen ses tonunda, taşıdığı hafızada ve içinde dolaştığı bağlamda yaşar. Bu nedenle insanlar çoğu zaman aynı kelimeyi kullansalar bile aynı şeyi kastetmezler.
Kıbrıs’ta bunun gündelik hayata nasıl sızdığını fark etmemek zor. Çünkü kelimeler yalnızca kitaplarda, haberlerde ya da resmî açıklamalarda yaşamıyor. İnsanların birbirine bir yeri tarif etme biçiminde, yurt algılarında, bir olayı anlatırken yaptığı küçük duraksamalarda, hatta bazen hangi kelimeyi özellikle kullanmamayı seçtiğinde bile kendini gösteriyor. Örneğin ‘çözüm’, ‘barış’ gibi kelimelerin anlamı kimin söylediğine bağlı olarak değişebiliyor. Ya da ‘memleket’ kelimesi ve içerdiği aidiyet duygusu aynı adada yaşayan insanlar için bambaşka yerleri işaret edebiliyor.
Bazen aynı geçmişten söz edildiğinde bile, sanki farklı hafızalar konuşuyormuş gibi hissediliyor. Çünkü geçmiş, olduğu gibi duran sabit bir şey değildir. Sürekli anlatılan, yeniden kurulan bir hikâyedir. Maurice Halbwachs’ın sözünü ettiği kolektif hafıza da tam olarak burada devreye giriyor. Halbwachs’a göre toplumlar yalnızca neyi hatırlayacaklarını değil, nasıl hatırlayacaklarını da birlikte belirliyor. Hafıza bireysel değil; toplumsal olarak kuruluyor. Ve bunu mümkün kılan en büyük araçlardan biri dildir. Bu yüzden kelimeler Kıbrıs gibi bölünmüş bir coğrafyada hiçbir zaman tarafsız olmadılar.
Aynı ada üzerinde yaşayıp aynı kelimelere bambaşka anlamlar yüklememiz, aramıza saydam ama sert duvarlar örüyor. Kelimeler resmi tarih kurgularının güçlü birer tuğlasına dönüşüyor ve bu duvarları gelecek nesillere taşıyor, geçmişle aramıza set çekiyoruz. Mesele yalnızca söylenenler de değil. Söylenmeyenler de en az onlar kadar anlam taşıyor. Bazı kelimeler dikkatle cümlenin dışında bırakılıyor. Michel Foucault’nun söylediği gibi, iktidar yalnızca neyin söyleneceğini değil, neyin söylenebilir olduğunu da belirliyor. Hangi kelimenin “normal”, hangisinin “fazla politik”, hangisinin “eski” ya da “sakıncalı” sayıldığı bile görünmez bir güç ilişkisi taşıyor.
Bazen düşünüyorum: Aynı olayların etrafında dolaşıp, bambaşka hafızaları taşımaya devam mı edeceğiz? Kelimeler kaybolmuyor ama biz onları kullanmayı bıraktığımız zaman sessizleşip küfleniyorlar. Ve bir kelimeyi yeniden duymak, unutulduğunu sandığımız bir geçmişin bize yeniden fısıldaması gibi hissettiriyor. Kısacası kelimeler yaşlanmaz ama biz onları duymaya tahammül edemediğimiz için eski deriz. Ancak bir kelime geri döndüğünde susturulmuş bir geçmişi de beraberinde getirir. Bu nedenle mesele hangi kelimeyi kullandığımızdan ibaret değil, hangi hafızaya kapıyı açık bıraktığımızdır.




