Zalihe Yababa
Güneş ağır bulutların arasında doğmaya çalışırken köyün engebeli manzarasını nazikçe aydınlatıyordu. İnsanların ve hayvanların geçişleriyle günlük yaşam kendi kendine akıyordu. Çocuklar omuzlarında bez çantaları ayaklarında kalın ayakkabılarıyla çamurlu yolda yürüyüp okula gittiler. Köyümüz (Vretça) sırlar ve maceralarla dolu koca bir dünyaydı. Köyün geçmişini anlatacağı, bin bir hikâyesi olan sevgili akrabalarımı ve büyüklerimi hatırlıyorum. Bu yerde insanlar doğa ile uyum içinde yaşamayı öğrendiler, her adım yer çekimine ve yorgunluğa karşı mücadele ile yürüdü. Ev işi yapmak, hayvan beslemek, tarlada çalışmak ile günleri hep böyle geçti. Bu çabaları çocukları için gelecek bir beklentileri vardı.
Ateşin üzerinde kaynamakta olan süt buharlaşıyor, burada dağ havası, yanmış odun kokusu, ıslak toprak ve yavaş kaynamakta olan süt kokusu, annem ocağın başında büyük bir tahta kaşık ile sütü karıştırıyor. “Bu yıl süt azdır dedi” annem kısık sesle dünya elden gidiyor bu işleri yapmak için köyde kim kalacak?
Annem beni erken uyandırdı, oyun oynamak için değildi tabii ki iş içindi. Baban tarlada çalışıyor, ona yemeği götür dedi, dikkatli ol yemeği dökme ve yolda koşma. Sepeti iki elimle tuttum, yemeği dökersem bir hafta ailemden utanırdım, ekmek yere düşerse günah olurdu. Tarlaya giden yol o zamanlar dünyanın en önemli yoluydu, tarlaya yaklaştığımda babamı uzaktan gördüm beli bükülmüştü, bir ağacın gölgesine oturduk yere bir bez serdim, tabağı ekmeği çıkardım babam küçük bıçağı ile bir dilim ekmek kesti önce bana verdi. Çocuklar bugünlerde sepet taşımıyorlar, onları sıcaktan yorgunluktan sorumluluktan koruyoruz belki de iyi yapıyoruz ama o ağacın altında oturduğumda bir şey fark ettim, senin işin ne kadar küçük olursa olsun başkalarını ayakta tutuyor.
Köy deresinin yüksek bir kenarında geçmişten kalma su değirmenine ait yıkıntılar vardı. Tahıllarını iki köye yakın olan bu değirmende öğütürlerdi. Okul gezimizde öğretmen bizi dereye getirirdi, burada mağaralardan sarkan kartal yuvaları, terk edilmiş ekin tarlaları, dağa giden yollar, dereden akan sular vardı. Hepimiz dereye girer şarkılar söyler piknik yapardık, o dönemde hepimiz mutlu çocuklardık.
Giderim dere dere
Sıyrıldım vurdum yere
Alın getirin beni
Köyümün olduğu yere
Armut dalda dal yerde
Bülbül ötmez her yerde
Felek ayırdı bizi
Her birimiz bir yerde
Köyde aymamma dedikleri bir dilek yeri vardı, sadece hasta olan hayvanlar için giderlerdi. Her mumu yaktıklarında niyetlerini tekrarlardı, köyün inancına göre hasta olan hayvanlar iyileşirdi.
Köyümüzün kadınları ipek böceği beslerlerdi, elde ettikleri ipek iplikleri evlenecek olan kızlara çeyiz düzerlerdi. Büyük amcamın eşi Hatice genablamın dokuma tezgâhı vardı. Özel sipariş üstüne ipek bürüncükten yatak çarşafları el peşkirleri dokurdu. Genablam bana da kumaş artıklarını verirdi. Küçük şeritler halinde keserdim, kestiğim şeritçikleri minder örtüsü ve yolluk dokurdu. İkinci dünya savaşında harptan dolayı Kıbrıs’a gemiler gelmezdi, halk kumaş bulmakta zorluk yaşardı. Bu dönemde Çulhacılara büyük görevler düştüydü.
Hala o günleri arıyorum
Avluda, köyde, bahçede, eski fotoğraflarda
Zamanla her şey unutulur derler
Bu doğru değildir
Dokunulmayan bir yer vardır anıların bahçesi




