Konuk Yazar: SELMA BOLAYIR
Sevgül, bir Zümrüt-ü Anka Kuşuydu, bir Phoenix…
Yandıkça küllerinden yeniden, yeniden doğan…
Yaptığı şeylere aşırı inanmışlığı, kendini adamışlığı ve de kendine güveni vardı…
Hem de sonsuz derecede güveni…
Onun için hiç ödün vermezdi…
Anka kuşu gibi yanardı ve de yakardı bu uğurda…
Bazı insanlar vardır ölümü yakıştıramazsınız..
Sevgül gibi…
Onu eczaneden tanıdım…
Bana gelirdi, konuşurduk…
Çağlayan’daki, o sevgili anneciği Türkan hanımla oturduğu evde devam ederdi konuşmalar…
Bahçesindeki yasemini, börtü böceği ile…
Kıbrıs usulü özenerek pişirdiği yemekleri ile…
Cıvıl cıvıl hayat doluydu o ev…
Daha gazeteciliğe yeni başladığı yıllardı..
Tüm adanmışlığı ile ve de feminist damarı ağır basarak….
Temel insan ihtiyaçları, birbirini yeniden tanıma amaçlı programlara öncülük etti……
Ve de cinsiyet eşitliği bilincini yaygınlaştırmak istedi…
Mevcut kadın sivil toplum örgütlerinin bir araya gelmesinde rol aldı…
Beş Kadın Sivil Toplum Örgütü müşterek çalışmalar yaptı..
Ne yazık beş yıl sürebilmişti bu birliktelik…
Cennetteki elmanın çalınmasında Adem değil Havva suçlandı…
O zamandan beri, ikinci sınıf sayılan kadının
Karar mekanizmalarına eşit katılım konusunda bilinç yaratmak için workshoplar düzenledi…
“Kadına karşı her türlü ayırımcılığın kaldırılması sözleşmesi (CEDAW) 1985…
Aile yasası…
Kadının evlendikten sonra baba soyadını taşıyabilmesi …
Ve de yasalardan” Erkek ailenin reisidir” tümcesinin kaldırılması bu dönemlere rastlar..

Doksanlı yıllar sivil toplum örgütlerinin Ledra Palace’ta toplandıkları yıllardı…
Kedilerin, köpeklerin , kuşların görünmeden geçebildiği…
Yağmurun selin sınır tanımadığı “yeşil hat”…
Dikenli teller ve kum torbaları ile kapatılmıştı…
Bir İngilizin elindeki kalem yeşil olduğu için çizilen hatta yeşil hat denmişti..
Bizim için yasaktı geçişler…
Gene de…
Dere boyunda oğlucuğunu şehit veren Feyziye Hulusi de Ledra Palace’ta idi…
Başka annelerin çocukları da ölmesin, savaş olmasın diye deneyimlerini, üzüntüsünü paylaşmak isterdi…
Mağusalı Cristina, üniversite öğretim görevlisi…
Mağusada evleri, otelleri var…
Zaman içinde yüz yüze konuşarak acıların müşterek olduğu en azından kavrandı…
İnsan olarak birbirinden farkı yoktu kimsenin…
Hatta zaman içinde Cristina’ya, Türklerin avukatlığını mı yapıyorsun deniyordu…
Yurt içinde buluşmak izin gerektirirdi ve de kısıtlıydı…
Brüksel, Londra, Pekin, İrlanda, Oslo, Kudüs’de buluşuldu..
İki binli yıllarda Sevgül Uludağ ve Katie Ekonomidou‘nun ortak düşüncesi idi…
İki toplumlu üyelerden oluşan bir örgüt kurmak..
Onun için “Sınırı aşan eller” Hands Across The Divide-HAD,
İlk, Türkçe ve Rumca konuşan Kıbrıslı kurucu üyelerin ortaklaşa oluşturduğu bir STÖ oldu..
2001 yılında kuruldu, 2002 KC’de kaydoldu….
Sokak gösterileri yaptı HAD …
Glafkos Klerides ve Rauf Denktaş’a konuşmak için buluştuklarında “ yeter artık anlaşın” veya istifa edin diye pankartlar açtı ..

Güvercinler uçurdu…
Londra’dan, ispanya’dan, New York’taki üyelerden mektuplar yollandı…
Barış otobüsü ile adayı dolaştı…
Birleşik bir adada…
Farklılıklara bakılmaksızın, herkese saygı duyulan demokratik bir toplum yaratmak ve…
Barış kültürü ve çok kültürlülüğü geliştirmeyi amaçladığını anlattı HAD.
Sık sık Pilede buluşulurdu…
Pile sınırından geçiş başlı başına zorlayıcı ve aşağılayıcı idi..
Pileye gidenler zaten ya haindi ya casus barışı istemeyenler için…..

Magda’nın oğlu Angelo küçücüktü…
Bak bakalım kim Türk? deyince…
Rita’yı işaret etti…
Daha sonra, okulda, İncildeki Galos Samaritis’in hikayesini kullanarak düşmanlık aşılamak isteyen öğretmenin…
Yolda yaralı bir Türk görseniz yardım eder misiniz ? sorusuna Angelo ve bir arkadaşı yalnızca…
Evet çünkü onlar da bizim gibi insan demişti…
Otuz beş kişilikti sınıf…
Bütün bu uğraşlar yanında Sevgül kendini kayıplara adadı…
Hayatı ölümden alınan bir borç..
Uykuyu da bu borç için ödenen faiz olarak gören filozofa göre
Sevgili Sevgül ölümden aldığı borcu dolu dolu …
Herkesin kalbine, ruhuna dokunarak …
Her seferinde de hem ruhsal hem de bedensel travmalar yaşayarak ödedi..
Thanatos’a inat Thanatos’un toprak altında ….
Derin kör kuyularda…
Issız dere yataklarında …
Kahvaltıda yedikleri son incirden yeşeren incir ağacının diplerinde sakladığı sevgili canları gün yüzüne çıkararak onları özleyen, sevenleri ile buluşturdu…
Hiç bir politikacının, Akıncı hariç, başaramadığı iki toplumun da sevgi, saygı ve güvenini kazandı.
İki toplumu birleştirdi…
Ama ne çaredir ki o cesur yürek Thanatosa yenik düştü…
Ve de O Anka kuşu sonsuzluğa uğurlandı…
Sonsuza kadar yaşamak için…
“Hayat ölümden alınan bir borç, uyku da bu borç için ödenen faiz” der ya Schopenhauer…
Ölümden borç olarak aldıkları hayatı, insanlığa yararlı işler yapmak yerine …
O borcun faizini olan uyku ile geçiriyorlar…
Sevgül’ü
İnsanlar arasında, dil , din ayrımı yapmadığı için…
Onu vatan haini, casus, Rumcu ilan edip…
Ölümle tehdit edenler…
Görevleri olduğu halde memurun maaşını bile ödeyemedikleri için…
Borçlanarak onun da faizini ödüyorlar…
Yaşamaya değmeyen sorgulamasını bilmedikleri bir hayatı uykuda geçirerek…
5 TEMMUZ 2026




