• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Pazar, Ekim 4, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
25 °c
Vizakia
22 ° Pts
22 ° Sal
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

Bir Dağ Yolunda Çocukluğuma Rastladım

Tanrı Dağları’ndan 1970’lerin ve 1980’lerin Kıbrıs’ına uzanan bir yolculuk

MEHVEŞ BEYİDOĞLU MEHVEŞ BEYİDOĞLU
4 Ekim 2026
Okuma Süresi: 10 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

Temmuz ayında hiking yapmak için Kırgızistan’a gittim. Dağlara çıkacağımı, çok başka bir coğrafya göreceğimi biliyordum. Ama orada zaman zaman kendi çocukluğuma rastlayacağımı hiç düşünmemiştim. Eski arabalar, toprak yollar, sade evler, dışarıda oynayan çocuklar… Bir anda 1970’lerin sonu ile 1980’lerin Kıbrıs’ından görüntüler görmeye başladım.

Kıbrıs’tan farklı olarak Kırgızistan’da coğrafyayı sarp dağlar, yoğun ormanlar, kar, buzullar ve kayaların arasından akan nehirler belirliyor. Kıbrıs daha yatay, daha kuru, daha Akdenizli. Bana tanıdık gelen manzara değildi aslında. Hayatın ritmiydi. İnsanların birbirleriyle, çocuklarla, hayvanlarla ve yaşadıkları yerle kurdukları ilişkiydi.

Bişkek’ten Karakol’a küçük bir uçakla yaklaşık kırk dakikada gittik. Karakol’dan Kızıl Suu’ya ise iki saat kadar, eski bir otobüsün içinde, toprak yolda sallana sallana ilerledik. Otobüs de arabalar da sanki benim çocukluğumdan kalmıştı. Zaten yolların çoğu bugünün alçak, parlak arabalarına göre değildi. Araçlar yüksek, sağlam ve biraz da yorgundu. Yaşlarını gizlemeye hiç çalışmıyorlardı. Yol üstünde gördüğüm eski bir benzin istasyonu ise beni benden aldı. Biz çocukken G100 plakalı Austin marka arabamızla buna benzeyen benzincilerde durur, sonra Mağusa’ya giderdik. Benzinin kokusu, babamın arabayı pompaya yanaştırıp park edişi, benim arka koltukta oturuşum… Hepsi bir anda geri geldi. Karşımda Kırgızistan vardı ama o birkaç saniyede ben yine babamın arabasının arka koltuğundaydım.

Bu eski benzin istasyonu, G100 plakalı Austin’imizle Mağusa’ya gittiğimiz çocukluk yolculuklarını bir anda geri getirdi.

Otobüste 1970’lerin şarkıları çalıyordu. Bir ara ABBA duydum. Dışarıda hiç bilmediğim dağlar, içeride son derece tanıdık bir şarkı… İnsan böyle anlarda nereye gittiğini biraz karıştırıyor. Kızıl Suu’ya mı gidiyorum, çocukluğuma mı?

Karakol’un ara sokakları hâlâ topraktı. Evlerin bir kısmı tuğladan, bir kısmı ahşaptan yapılmıştı. En hoşuma giden şeylerden biri sınırlar oldu. Bazı yerlerde iki evin arasını beton duvarlar değil, kiraz ağaçları ayırıyordu. Nerede birinin bahçesi bitiyor, ötekininki nerede başlıyor; ağaçlar söylüyor. Bizde de eskiden framo vardı. Sınırdı ama geçirgendi. Komşunun sesi, yemeğinin kokusu, ağacının dalı sizin tarafa geçebilirdi.

Ahşap evler, çevreyle bağını henüz kaybetmemiş bir gündelik hayatın parçası.
Bazı sınırları duvarlar değil, kiraz ağaçları çiziyor.

Şimdi Kıbrıs’ta duvarlar yukarı doğru çıkıyor. Duvar yükseldikçe yalnızca bahçeler değil, ilişkiler de birbirinden ayrılıyor sanki. Evler demir kapıların ve güvenlik kameralarının arkasında. Çocuklar da çoğunlukla önceden belirlenmiş, çevrilmiş alanlarda oynuyor. Kırgızistan’da ise çocuklar yol kenarında, dağlarda, nehir kenarlarındaydı. Geçen arabalara el sallıyorlardı. Bizi tanımıyorlardı. Zaten tanımaları da gerekmiyordu. Bir araba geçiyordu ve onlar selam veriyordu. Bu kadar basit.

Yol hâlâ çocukların hayatın içinde, açık havada karşılaştığı bir yer.

Biz de çocukken dışarıda oynardık. Eve girmek oyunun bittiği anlamına gelirdi. Bu yüzden Kırgızistan’daki çocukları görünce insan ister istemez geçmişe gidiyor. Tabii internetin olmamasını ya da altyapının yetersiz kalmasını güzelleştirmek istemem. Ama çocukların ekrana değil yola baktığı, bir araç geçtiğinde başını kaldırdığı bir hayatın da başka bir tarafı var.

Hayvanlar ise Kıbrıs’ı değil, Kırgızistan’ın ne kadar başka bir yer olduğunu hatırlattı bana. İnekler serbestçe dolaşıyor, çobanlar atlarının üzerinde sanki onlarla birlikte doğmuş gibi hareket ediyordu. Bizde at hiçbir zaman gündelik hayatın böyle bir parçası olmadı. Zaten toprağımız da hayvanların bu kadar rahat dolaşacağı kadar yeşil değil. Orada dağlar, otlaklar ve yollar yalnızca insanlara ait değilmiş gibi. Hayvanlar da manzaranın içinde kendi yerlerini alıyor.

Hayvanlar manzaranın dışında değil; gündelik hayatın ve ortak alanın içinde.
Atlarla kurulan bu gündelik yaşam ve emek ilişkisi, Kıbrıs’ta karşılığı olmayan belirgin bir farklılık.

Pazarlarda yiyeceklerin çoğu açıkta satılıyordu. Sokakta, bizim alıştığımız hijyen kurallarından epey uzak koşullarda satılan pek çok şeyi yedim. Hiçbir şey de olmadı. Bu elbette her şey güvenlidir demek değil. Ama doğal olanla güvenli olanın her zaman aynı şey olmadığını, bir yandan da standartların dışında kalan her şeyin otomatik olarak felaket olmadığını insana düşündürüyor.

Otlayan hayvanların sütünden yapılan, çok tuzlu, kendine özgü kurutulmuş peynirler vardı. Bir de pazarda satılan taşlar… İnsanlar bizim yaptığımız gibi eczaneden mineral hap almak yerine, mineral içerdiğine inandıkları bu taşlardan alıyorlardı. İşe yarıyor mu, güvenli mi, bilmiyorum. Ama görüntü çok tuhaftı ve çok güzeldi. Biz minerali kapsüle koyup yutuyoruz; onlar toprağın içinden çıktığı haliyle satın alıyor.

Pazarda açıkta satılan geleneksel, çok tuzlu kurutulmuş peynirler.
Bazı insanlar mineral haplar yerine pazarda mineral içerdiğine inanılan taşları satın alıyor.

Kırgızlar çok misafirperver ve güler yüzlüydü. Turist de pek yoktu. Arada birkaç genç dağcıya rastlıyorduk, o kadar. Dolayısıyla hayat henüz turistlerin isteklerine göre düzenlenmemiş. Hesabı iki kişi ödeyecekseniz ayrı ayrı getirmiyorlar. Ya nakit ödeyeceksiniz ya da tek kart kullanacaksınız. Zaten birçok yerde kart da geçmiyor. Bir süre sonra bunu bir sorun olarak görmemeye başlıyorsunuz.

İnsanların sabrı da dikkatimi çekti. Market sırasında bir sorun oluyor mesela; herkes bekliyor. Kimse homurdanmıyor, öne atılmıyor, kasadaki kişiyi sıkıştırmıyor. Biz ne zaman bu kadar sabırsız olduk bilmiyorum. Belki hayat hızlandıkça biz de hızlandık. Ama galiba daha çabuk öfkelenmeyi de öğrendik.

Kırgızistan’da çoğunluğun Müslüman olduğu söyleniyor ama dini gündelik hayatın üzerinde keskin bir baskı olarak hissetmedim. Farklı biçimlerde örtünen kadınlar vardı. Sovyet geçmişi, Rusça tabelalar, yerel gelenekler ve Karakol’da Çin etkisinin hissedildiği Dungan kültürü yan yana duruyordu. Her şey birbirine biraz karışmıştı. Bence güzel olan da buydu.

Elbette orası da değişiyor. Turizm geliyor, yeni tesisler yapılıyor ve her yerde gördüğümüz o birbirine benzeyen mimari yavaş yavaş dağların arasına yerleşiyor. Yollar düzelsin, internet gelsin, çocuklar daha iyi eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşsın; bunlara kim karşı çıkabilir? Yoksulluğu ya da imkânsızlığı romantikleştirmiyorum. Ama gelişme yalnızca daha büyük binalar, daha hızlı internet ve daha fazla turist demekse, giderken arkamızda ne bıraktığımızı da sormamız gerekmez mi?

Dağ yaşamının en güçlü imgelerinden biri olan yurtlar.

Kıbrıs bu hikâyenin sonrasını biraz biliyor. Biz de asfalt yolları, büyük evleri, yeni arabaları ve dünyaya daha kolay bağlanmayı gelişme saydık. Çoğu gerçekten hayatımızı kolaylaştırdı. Ama ağaçların ve framoların yerini yüksek duvarlar aldı. Dışarıda oynayan çocukların yerini ekran başındaki çocuklar, beklemeyi bilen insanların yerini sürekli acele eden insanlar aldı. Bir zamanlar gündelik hayatın kendisi olan şeylere şimdi nostalji diye bakıyoruz.

Kırgızistan’ın geçmişte donup kalmasını istemem elbette. Zaten hiçbir yer olduğu gibi kalamaz. Beni etkileyen şey, bizim kaybettiğimiz bazı küçük ilişkilerin orada hâlâ yaşıyor olmasıydı. Bir çocuğun geçen arabaya el sallaması. İnsanların sırada sakince beklemesi. Evin çevresinden bütünüyle kopmaması. Bir yolculuğun yalnızca bir yerden başka bir yere varmak değil, gerçekten yolda olmak anlamına gelmesi.

Dağlarda yürümek için gitmiştim ama sanırım en uzun yürüyüşü kendi hafızamda yaptım. Karakol’un toprak sokaklarından Kıbrıs’ın eski köy yollarına, ahşap evlerden çocukluğumuzun avlularına, otobüste çalan müzikten artık pek duyulmayan bir gündelik ritme kadar uzanan bir yürüyüş.

Döndüğümde aklımda şu kaldı: Gelişirken neyi yanımızda götürebiliriz? Daha iyi yolları, daha güvenli gıdayı, daha güçlü iletişimi elbette isteyelim. Ama çocukların dışarıda oynayabildiği, insanların bekleyebildiği, komşunun sesinin duvarı aşabildiği ve yabancıların birbirine selam verebildiği bir hayatı da yanımızda götüremez miyiz?

Bu yolculuktan yaklaşık iki ay sonra Gündüz Vassaf’ın Kıbrıs’ta yaptığı bir söyleşiye katıldım. Ona ütopyasının ne olduğunu soruldu. Vassaf, bir gün insanların yeniden kırsala taşınacağı, şehirlerin ise belki de gezilecek yerlere dönüşeceği bir dünya hayal ettiğini anlattı. İnsanlar otobüslere binip şehirlere turlar yapacak, yüksek apartmanların ve dar alanların arasında dolaşırken şaşkınlıkla, “Eskiden insanlar gerçekten böyle yerlerde mi yaşardı?” diye soracaklardı.

Bu ütopyaya bayıldım. Belki de beni bu kadar etkilemesinin nedeni, iki ay önce Kırgızistan’ın dağlarında bana dokunan şeyin ne olduğunu hâlâ düşünmemdi. Vassaf’ı dinlerken birden yerine oturdu: Evet, işte bu, dedim kendi kendime. Mesele geçmişe dönmek değildi. Zaten insan geçmişe dönemez; dünya da geri dönmez. Mesele, ilerlemek dediğimiz şeyin bizi nereye götürdüğünü ve giderken neleri geride bıraktığımızı fark etmekti.

Üstelik geride bıraktıklarımız yalnızca bir yaşam biçiminden ibaret değil. Bunlar aynı zamanda bir değerler bütünü: insana, komşuya, yabancıya, çocuğa, yaşlıya, hayvana, toprağa ve zamana nasıl yaklaştığımızla ilgili. Birbirimizi yalnızca aynı alanı paylaşan insanlar olarak değil, hayatın içinde birbirine değen varlıklar olarak görebilmekle ilgili. Belki benim özlediğim de en çok bu: insana değer vererek yaşamak. Ve ne yazık ki, hayat hızlandıkça, şehirler büyüdükçe ve aramıza daha fazla duvar girdikçe bu duygunun giderek aşındığını hissediyorum.

Kırgızistan’da bana tanıdık gelen belki de tam olarak buydu: henüz bütünüyle geride bırakılmamış bir hayat ihtimali. Çocukların sokağa ait olduğu, insanın toprağa biraz daha yakın durduğu, sınırların kiraz ağaçlarıyla çizilebildiği, yabancıların birbirine sebepsizce selam verebildiği bir hayat. Belki ütopya, hiç var olmamış kusursuz bir dünya değildir. Belki bazen ütopya, bir zamanlar bildiğimiz ama ilerlerken unuttuğumuz bazı değerleri gelecekte yeniden hatırlayabilme ihtimalidir.

Etiketler: Çocuklukgündelik hayathafızakıbrısKırgızistanModernleşme
MEHVEŞ BEYİDOĞLU

MEHVEŞ BEYİDOĞLU

Sanatçı

Deliliğe Övgü
MEHVEŞ BEYİDOĞLU

Deliliğe Övgü

MEHVEŞ BEYİDOĞLU
13 Eylül 2026
Aynı Şeyi Yapmak mı, Değişmek mi?
MEHVEŞ BEYİDOĞLU

Aynı Şeyi Yapmak mı, Değişmek mi?

MEHVEŞ BEYİDOĞLU
17 Ağustos 2026
Bir Sanatçıyı Neden Severiz?
MEHVEŞ BEYİDOĞLU

Bir Sanatçıyı Neden Severiz?

MEHVEŞ BEYİDOĞLU
12 Temmuz 2026
Şimdilik Böyle
MEHVEŞ BEYİDOĞLU

Şimdilik Böyle

MEHVEŞ BEYİDOĞLU
11 Mayıs 2026
Devam Et
Gazedda

© 2026 Gazedda - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV

© 2026 Gazedda - Copyleft