Eğitim yalnızca tek tek zihinlere bilgi aktarmak değil, ilişki kurma kapasitesi yaratmaktır. Bunu hatırlayabilmek için gözümüzü erkanlardan, geleneksel müfredatlardan kısa bir süreliğine ayırıp toprağın altına bakmamız gerekir.
Mantarlar yağmurdan sonra toprağın üzerinde belirirler. Bu ani görünüşte insana sihirli gelen bir şey vardır. Oysa mantar bir günde ortaya çıkmamıştır. Gördüğümüz şapkalı gövde, çoğu zaman canlının kısa süreliğine yüzeye çıkan kısmıdır. Asıl yaşam toprağın altında, hif adı verilen ince iplikçiklerin oluşturduğu miselyumda sürer. Miselyum toprağın içinde yayılır. Çürümüş yapraklara, bitki köklerine ulaşır. Yüzeyde birbirinden ayrı görünen mantarlar, aşağıda aynı organizmanın parçalarıdır. Ve biz tek tek meyveleri görürüz, ağı değil.
Eğitime bakışımızdaki temel yanılgılardan biri de budur. Görüneni, çoğunlukla onu mümkün kılan koşullardan ayırırız. Bir öğrencinin başarısını görür, o başarının içinde biriken emeği göz ardı ederiz.
Bazı mantarlar bitkilerin kökleriyle ‘mikoriza’ adı verilen ortaklıklar kurarlar. Mantarın ince iplikçikleri, geniş bir alana yayılarak bitkinin suya ve minerallere erişimini kolaylaştırır. Bitki ise fotosentezle ürettiği karbonun bir bölümünü mantarla paylaşır. Biri toprağın derinliklerine, diğeri güneş ışığına ulaşabilir. Kurdukları ilişki, ikisinin de imkânlarını genişletir. Aynı mantar ağı birden fazla bitkinin köküyle bağlantı kurabilir. Hatta bu keşif, yeraltındaki yaşamı anlatmak için ‘ormanların interneti’ gibi büyüleyici ifadelerin kullanılmasına yol açtı. Fakat doğayı kendi özlemlerimizin kanıtı hâline getirmemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü toprağın altındaki ilişkiler yalnızca dayanışmadan oluşmaz. Burada seçicilik ve rekabet süreçleri de vardır. Doğa bize kusursuz bir dayanışma düzeni sunmuyor belki ama tek başına var olmanın imkansızlığını sade bir şekilde gösteriyor. Yani ormanı canlı tutan yalnızca içindeki varlıklar değil, bu varlıklar arasında durmadan gerçekleşen görünmez alışveriştir. Eğitimde de durum farklı değildir.
Son dönemlerde başarı giderek bireyselleştirilmekte, ortaya çıkan sonuç büyük ölçüde öğrencinin bireysel yeteneğinin ve çabasının ürünü sayılmaktadır. Oysa öğrenme süreci hiç bir zaman bütünüyle bireysel bir süreç değildir. Bir zihinde filizlenen düşüncenin veya bir becerinin altında kolayca görünmeyen oldukça kalabalık bir ağ vardır. Bir öğrencinin sınıf arkadaşının sorduğu soru, öğretmenin açtığı düşünsel alan, sınıfta başlayan bir tartışma, hata yaparken yaşadığı, ya da daha küçük yaşlardan taşınan bir deneyimi gibi. Dolayısıyla eğitim süreci yalnızca bilgi aktarmak değil, bu ağları geliştirecek ilişki kurma kapasitesini yaratma sürecidir.
Ancak bugün bu hedeften çok uzaktayız. Çünkü bir yandan çocuklara ekosistemlerdeki karşılıklı bağımlılığı anlatıp bir yandan da başarıyı başkalarının önüne geçmekle ilişkilendiriyoruz. İşbirliğini bir değer olarak överken, değerlendirme zamanı geldiğinde öğrenciyi tamamen bireysel olarak değerlendiriyoruz. Ve günümüzde en önemli noktalardan biri de gezegenin en kolektif sorunlarına, malesef en bireyci eğitim modelleriyle hazırlanıyoruz.
Bildiklerimiz zihnimizde kalıyor ama davranışlarımıza, kurumlarımıza ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkilere ulaşamıyor. Bu nedenle bugün eğitime dair en önemli sorunumuz öğrencilerin bilgiye nasıl ve nereden ulaşabildikleri değil, bildiklerimizle birbirimize ulaşamamamızdır.
İlişki kurmak, dinleyebilmeyi, kendi bilgisinin sınırını fark edebilmeyi, farklı deneyimler arasında bağ kurabilmeyi gerektirir. Bir sorunun yalnızca sonuçlarını bilmeyi değil, sorunu çözebilme, neden sonuç ilişkisini kavrayabilme süreçlerini gerektirir. Ayrıca ilişki kurabilmek sorumluluğu da paylaşabilmektir. Ve bunların hiç biri kendiliğinden gelişen beceriler değildir. Öğrencilerin birlikte düşünmeye, birbirlerinin fikirlerini değiştirmeye, yanılmaya ve ortak kararların sonuçlarını görmeye ihtiyaçları vardır. Dünyanın kendilerinden ibaret olmadığını, kendilerinin de bu dünyada olup bitenden bağımsız olmadığını anlamaları çok önemlidir.
İlişki kurmayı öğrenmeyen insanlar aynı bilgiye sahip olsalar bile ortak bir gelecek kuramazlar. Dünyanın bambaşka yerlerinde ya da kısa mesafede aynı sorundan yakınabilir ama birlikte hareket edemezler. Çünkü kolektif hareket, kalabalıkların ortak alanlarda aynı cümleleri sürekli tekrarlaması değildir. Birbirimizin hayatındaki payımızı ve sorumluluğumuzu kabul edebilmektir. Burada öğretmenin rolü kritiktir. Öğretmen yalnızca bilgiyi bilen ve öğrenciye aktaran kişi değildir. Bilginin insanlar arasında dolaşabileceği ortamı kuran kişidir. Her sorunun cevabını veren değil, soruların bir zihinden diğerine geçebileceği güvenli yolları açandır.
Bir çocuğa duyarlı, özgür veya dayanışmacı olmasını söylemek yetmez. Fakat bunların gelişebileceği koşulları yaratabiliriz. Zaman verebilir, güven kurabilir, özellikle soruların cevaplardan daha az değerli sayılmadığı bir ortam oluşturabiliriz. Amaç eğitim aracılığıyla farklı yaşamların filizlenebileceği ortak zemini hazırlamaktır.
Mantarlar ayrıştırıcıdır. Ölü ağaçları, yaprakları ve başka canlı kalıntılarını parçalar ve bunları yeniden dolaşıma katarlar. Eğitimin de böyle bir ayrıştırma gücüne ihtiyacı vardır. Çünkü öğrenmek, yalnızca yeni bilgiler biriktirmek, yığmak değildir. Artık işlemeyen düşünceleri çözebilmek, bize öğretilen kabulleri sorgulayabilmek ve ayrıştırarak başka bir düşüncenin maddesine dönüştürmektir.
Bunun için artık öğrenciyi, gelecekte kendisine iyi bir yer edinmesi gereken yalnız bir birey olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Eğitimin işi, onlara geleceği başkalarıyla birlikte kurabileceklerini deneyimletmektir. Çünkü ne yaşam ne de başarı yalnızca yüzeyde görünenden ibarettir.
Kaynakça:
Rillig, M. C. ve diğerleri (2024). Clarifying the Definition of Common Mycorrhizal Networks.
Treseder, K. K. ve Lennon, J. T. (2015). Fungal Traits That Drive Ecosystem Dynamics on Land.




