Gazetecilik yaparken bazı şeyleri size kimsenin söylemesine gerek yoktur. Kimse masanıza gelip önünüze yasaklı kelimelerin listesini koymaz. “Bunu yazabilirsin, bunu yazamazsın” diye bir kâğıt da vermez. Her medya kuruluşunun yazılı olmayan kuralları vardır. Kurumsal sınırları, editoryal refleksleri, sahiplik ilişkileri, siyasi yakınlıkları ve kabul edilebilir söylem repertuvarı bulunur. Haber merkezinde yeterince uzun süre çalıştığınızda bunları öğrenirsiniz.
Hangi haberin sorun yaratacağını bilirsiniz. Hangi başlığın değişeceğini, hangi kelimenin fazla geleceğini tahmin edersiniz.
Kıbrıs’ın kuzeyinde ana akım medyada çalışıyorsanız mesela, bu kelimelerden biri de “işgal”dir. Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri, siyasi ve ekonomik varlığından söz ederken “işgal” kelimesini kullanmanın yaratacağı sonucu size kimsenin öğretmesine gerek yoktur. Bir süre sonra bunu zaten bilirsiniz.
Oto-sansür korkaklık değildir. Zaten mesele bu kadar basit olsaydı çözmek de kolay olurdu.
Gazeteci kendine oto-sansür uygularken, “şimdi sansür uyguluyorum” demez. “Profesyonel davranıyorum” der. “Editoryal hassasiyet” der. “Bu kelime gereksiz polemik yaratır” der. “Haberi gölgelemeyelim” der. “Şimdi bunun sırası değil” der. Ve o kelimeyi çıkarır.
Bir süre sonra bunu yaptığının farkına bile varmaz. Çünkü kurumsal sınır, gazetecinin kendi editoryal muhakemesi gibi çalışmaya başlamıştır.
Sansürün en başarılı hali de budur. İktidarın size sus demesine gerek kalmaz. Siz, ne zaman susmanız gerektiğini öğrenirsiniz.
***
“İşgal” kelimesi bu nedenle yalnızca bir terminoloji meselesi değildir. Aynı zamanda Kıbrıs’ın kuzeyinde gazeteciliğin hangi siyasal sınırlar içerisinde yapılabildiğini gösteren bir ölçüttür.
Bir kelimenin kullanılabilir olup olmaması, hangi tarih anlatısının meşru kabul edildiğiyle ilgilidir. “Barış Harekâtı” dediğinizde başka bir tarihsel çerçeve kurarsınız, “işgal” dediğinizde başka bir çerçeve…
İki ifade aynı tarihsel olaya gönderme yapıyor olsa da aynı anlam dünyasını üretmez. Birincisi askeri müdahaleyi meşrulaştıran bir devlet söylemine yaslanırken, ikincisi güç ilişkisini, askeri varlığı ve siyasal tahakkümü görünür kılar.
Dil hiçbir zaman yalnızca betimleyici değildir. Dil çerçeveler, normalleştirir ve meşrulaştırır. Bazı olguları görünür kılarken bazılarını görünmezleştirir. Sırf bu sebeple, gazeteciliğin kendisi bir ideolojik mücadele alanıdır.
Bu çerçeveden bakıldığı zaman “işgal” kelimesinin kullanılmaması bir siyasal ilişkinin adlandırılma ihtimalinin de metinden çıkarılması anlamına gelir.
Sansür de zaten çoğu zaman tam olarak böyle işler. Bir haberin tümünü yasaklamaya gerek yoktur. Yalnızca kavramsal çerçevesini daraltmak yeterlidir. Haberi yayımlarsınız ama bazı kelimeleri kullanamazsınız. Eleştiri yaparsınız ama belirli bir sınırın ötesine geçemezsiniz.
Türkiye’nin UBP Genel Kurulu’na müdahalesini haberleştirebilirsiniz. Türkiye’den gelen talimatları, ekonomik protokolleri, dayatmaları, askeri varlığı ayrı ayrı yazabilirsiniz. Ama bütün bunların oluşturduğu iktidar ilişkisini “işgal” kavramıyla tarif etmeye kalktığınızda söylemsel sınıra çarparsınız.
Peki böyle olunca ne olur?
Gazetecilik ortadan kalkmaz. İktidar açısından daha kullanışlı bir hale gelir.
Bir gazete kapatıldığında, bir gazeteci tutuklandığında, bir haber erişime engellendiğinde sansürü teşhis etmek kolaydır.
Ama söylemsel sınırlar öyle değildir. Dışarıdan bakıldığında ortada sansür yokmuş gibi görünür. Oysa asıl sınır, hangi soruların sorulabileceğinde ve hangi kavramların kullanılabileceğinde kurulmuştur.
Oto-sansür, doğrudan sansürden daha işlevseldir. Çünkü doğrudan sansür bir otorite gerektirir. Oto-sansür ise otoritenin sürekli müdahalesine ihtiyaç duymaz. Sınırlar bir kez içselleştirildiğinde gazeteci kendi sansürcüsüne dönüşür.
***
Bir olguyu adlandıracak kelimeyi kamusal dolaşımdan çıkardığınızda, zamanla o olguyu düşünmek de zorlaşır. Dil yalnızca düşündüğümüz şeyi ifade etmemizi sağlamaz. Neyin düşünülebilir olduğunun sınırlarını da çizer.
Sanırım sansürün en politik tarafı da budur. Bize yalnızca neyi söyleyemeyeceğimizi öğretmez. Neyi düşünmenin normal, neyi düşünmenin aşırı, provokatif veya “gereksiz” olduğunu da öğretir.
“İşgal” kelimesini yazabilmek, tek başına cesaret meselesi değildir. Bir gazeteci bu kelimeyi kullanabilir de kullanmayabilir de…
Sorun kelimenin zorunlu olması da değildir. Sorun, kelimeyi kullanmama kararının gerçekten editoryal bir tercih mi, yoksa yıllar içerisinde içselleştirilmiş bir siyasal sınır mı olduğunu ayırt edebilmektir.
Basının ne kadar özgür olduğunu, yazdıklarından çok yazamadığı kelimeler anlatır.




