En son söyleyeceğimi en başta söyleyim: Etik bir prensibe uymamanın cezası hapis olamaz. Bu düpedüz saçmalıktır!
***
Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’ndaki 23B maddesiyle birlikte tartışılan şeyin sadece “masumiyet karinesi nasıl korunur” meselesi olarak ele alınması eksik bir çerçeve yaratmaktadır. Ve bu kısır döngü içinde döndükçe, tartışılması gereken asıl konuya da bir türlü gelememekteyiz.
Ortaya çıkan tabloda, habercilik faaliyetinin sınırlarının doğrudan doğruya cezai yaptırım tehdidi üzerinden yeniden çizilmesi söz konusudur. Masumiyet karinesi elbette temel bir haktır. Hiç kimse yargı kararı kesinleşmeden suçlu ilan edilemez. Ancak bu ilkenin uygulanma biçimi ile kamusal görünürlüğün sınırlandırılması arasında hassas bir denge kurulması gerekmektedir. 23B maddesi mevcut haliyle, bu dengeyi basın özgürlüğü aleyhine bozabilecek niteliktedir.
Gazetecilik faaliyetinin, kamusal olayları izleme, toplumsal etkisi bulunan gelişmeleri görünür kılma, kamu adına denetim yapma ve toplumsal hafıza oluşturma işlevleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, bir gazetecinin yaptığı haber nedeniyle, isim, fotoğraf veya kişiyi tanımlayabilecek bilgiler kullandığı gerekçesiyle hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakılması, bireysel bir yaptırım meselesi olmaktan çok daha ötedir. Bu cezalandırma iştahının, habercilik pratiği üzerinde caydırıcı bir etki yaratacağı açıktır.
***
Sosyal medyadaki hakaret, küfür, linç kavramları üzerinden kurulan yasa savunusunun kendi içerisinde ciddi bir çelişki taşıdığı görülmektedir. Sorun olarak tarif edilen alan büyük ölçüde kontrolsüz sosyal medya ekosistemi, platform ekonomisi ve yıllardır siyasal iktidarlar dahil olmak üzere birçok aktör tarafından beslenen kutuplaşma düzeninin kendisidir. Bütün bu yapısal probleme karşı geliştirilen çözümün dönüp dolaşıp gazetecilik faaliyetini cezai yaptırım tehdidi altına sokması son derece problemli bir yaklaşımdır.
Sosyal medya kullanıcıları ile gazetecilik faaliyetinin aynı düzlemde değerlendirilmesi büyük bir hatadır. Gazetecilik kamusal sorumluluk taşıyan profesyonel bir faaliyet alanıdır. Sosyal medyada üretilen hakaret dili, linç kültürü veya kontrolsüz dolaşım ile editoryal süreçlerden geçen habercilik faaliyetini aynı kategoride değerlendirmek, kamusal haber üretimi ile sosyal medyadaki kaosu birbirine karıştırmaktır. Bir haberin altına yapılan yorumlardan dolayı gazeteciyi sorumlu hale getiren yaklaşım, hukuki sorumluluğun sınırları açısından oldukça tartışmalıdır. Sosyal medyada oluşan nefret kültürünün faturasının doğrudan medyaya çıkarılması sorunun kaynağını yanlış yerde arayan bir müdahale biçimidir.
***
Öte yandan, düzenlemeye karşı çıkılırken genel anlamda kullanılan savunma biçiminde de dikkat çeken bazı problemler bulunmaktadır. “Kamusal figür” tartışması oldukça dar bir çerçevede kurgulanmaktadır. Toplumun haber alma hakkı yalnızca siyasetçiler, bakanlar, bürokratlar veya tanınmış kişiler söz konusu olduğunda devreye girmemektedir.
Haberciliğin toplumsal işlevi bundan çok daha geniştir. Organize suç ağları, çocuk istismarı, kadına yönelik şiddet, dolandırıcılık yapıları, sahtecilik veya toplum güvenliğini ilgilendiren birçok olayın failin kamusal statüsü üzerinden değerlendirilmemesi gerekmektedir.
Bir olayın haber değeri, kişinin ne kadar tanınmış olduğundan değil, olayın toplum üzerindeki etkisinden doğar. Bu nedenle haberciliği “kamusal figür vardır/yoktur” biçimindeki katı kategoriler üzerinden düzenlemeye çalışmak da hatalı bir yaklaşımdır.
Basın özgürlüğü yalnızca haber yayınlama özgürlüğü değildir. Aynı zamanda toplumun bilgiye erişim hakkıdır. Bu nedenle habercilik faaliyetini cezai yaptırım tehdidi altında düzenlemeye çalışan yaklaşımlar yalnızca basını değil, doğrudan doğruya kamusal denetim imkanını da zayıflatır.
Masumiyet karinesi korunmalıdır. Buna ilişkin etik ilkelerin güçlendirilmesi, tekzip mekanizmalarının hızlandırılması, kişilik haklarına ilişkin hukuki süreçlerin daha etkin hale getirilmesi elbette tartışılabilir. Ancak gazetecilik faaliyetinin doğrudan hapis tehdidi üzerinden düzenlenmesi son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşımdır.
23B maddesi, masumiyet karinesini koruyan dengeli bir düzenleme görüntüsünden çok, habercilik faaliyetini cezai riskler altında bırakan ve kamusal görünürlüğü daraltan bir müdahale biçimi olarak tartışılmayı hak etmektedir. Bu nedenle 23B maddesi yalnızca değiştirilmesi gereken değil, tamamen ilgili değişiklikten kaldırılması gereken bir düzenlemedir.




