Bazı olguları en başından kabul ederek tartışmaya başlarsak, o alanda tartışmanın daha kolay olacağına inanıyorum. Gazetecilik artık kendi ayakları üzerinde duran bir alan değildir. Hemen savunmaya geçmeye gerek yok. Detaylarını yazı içinde tartışacağım.
Gazetelerin sermayeye ekonomik bağımlılığı bu yazının konusu değildir. O konu farklı zamanlarda, farklı koşullarda yeniden tartışılır elbet.
Gazeteler, artık platformlara bağımlı bir yapıya dönüştü.
Biraz daha açarak, yeniden yazmak gerekirse; haberin üretimi gazetecilerdeyken, dağıtımı ise hiçbir kontrolünün bulunmadığı bir platformdadır. Tabii ki bu bir ciddi bir sorundur. Çünkü dağıtımı kontrol eden, gücü kontrol eder.
İfade özgürlüğü sadece konuşabilme hakkı değildir. Aynı zamanda o ifadenin kamusal alanda dolaşıma girebilmesi, görünür olabilmesi de demektir. Bir içerik teknik olarak var olabilir, yazılmış, yayımlanmış, erişime açık da olabilir. Ancak eğer platformlar tarafından geri plana itilir, erişimi sistematik biçimde düşürülür ya da görünmez hale getirilirse, orada özgürlükten söz etmek de mümkün değildir.
***
Son bir haftadır yaşanan saçmalığa bakılırsa, yaşanan da tam olarak budur. Koordineli şikâyetler, otomatik moderasyon sistemleri ve platformların içerik dolaşımı üzerindeki belirleyici gücü bir araya geldiğinde ortaya sansürün de yeni ve bugüne dek deneyimlemediğimiz bir alanı çıkmaktadır. Dahası, bu sansür “görünmez” bir biçimde üretilmektedir.
Müdahale içeriğe değil, içeriğin dolaşımında gerçekleşmektedir. Eğer bir haberin varlığını yalnızca yayımlanmış olması değil de ne kadar görünür olduğuyla ölçüyorsak, görünürlük ortadan kalktığında, içerik de teknik olarak yok olabilmektedir.
Böylelikle kritik bir kırılma da ortaya çıkmaktadır. Gazetecilik faaliyeti devam etmekte, ancak bu üretim sürecinin toplumsal karşılığı, platformların teknik ve algoritmik tercihleri tarafından belirlenmektedir.
Dolayısıyla, ifade özgürlüğü tartışmasını yalnızca hukuki çerçevede ele almak artık yetersiz kalmaktadır. Bugün ifade özgürlüğü, yalnızca devlet müdahalesiyle sınırlı bir mesele değildir. Platformların içerik sıralama, görünürlük belirleme ve erişim kontrolü mekanizmaları da bu özgürlüğün fiili sınırlarını çizmektedir.
***
Bir sonraki cümleyi Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan biz ölümlülerin hiçbir gücünün olmadığını bilerek kuruyorum:
Platformların içerik kaldırma ve görünürlük belirleme süreçleri şeffaf hale getirilmelidir. Hangi içeriğin neden kaldırıldığı, hangi gerekçelerle geri plana itildiği açık biçimde ortaya konulmadan, bu alanda bir hesap verebilirlikten söz edilemez.
Ancak tartışabileceğimiz bir alan vardır. Örneğin; temel düzeyde platformların “tarafsız aracı” olduğu yönündeki varsayım yeniden düşünülmelidir. Eğer bir yapı hangi içeriğin görünür olacağına karar veriyorsa, artık yalnızca bir aracı değildir. Bu, doğrudan editoryal bir güç kullanımıdır. Ve editoryal güç, kaçınılmaz olarak sorumluluk gerektirir.
Haber kuruluşlarının platformlara olan bağımlılığı azaltılmadan bu sorunun çözülmesi mümkün görünmemektedir. Dijital haber dolaşımının büyük bölümünün birkaç platform üzerinden gerçekleşmesi, okurla kurulan ilişkiyi de doğrudan değil, aracılı bir yapıya dönüştürdü. Ancak, bu aracılık teknik bir kolaylıktan öte, bir güç ilişkisi de üretti. Trafiğin büyük kısmı platformlardan geliyorsa, o platformun kuralları fiilen editoryal kararların bir parçası haline gelir.
Daha net söylemek gerekirse; haber kuruluşları görünürlük için platformlara uyum sağlamaya zorlandı. Başlıkların tıklanabilirlik üzerinden kurgulanması, içerik formatlarının algoritmik önceliklere göre belirlenmesi, haberin zamanlamasının platform akışına göre ayarlanması gibi pratikler tesadüf değildir. Bunlar, dağıtım üzerindeki kontrolün kaybına verilen tepkilerdir.
***
Bu bağımlılığın bir diğer sonucu ise kırılganlıktır. Trafiğini büyük ölçüde platformlardan alan bir haber kuruluşu, algoritmadaki küçük bir değişiklikten, bir moderasyon kararından ya da koordineli bir şikâyet dalgasından doğrudan etkilenir. Bir gecede erişimi düşebilir, görünürlüğü kaybolabilir, hatta tamamen dolaşımdan çıkabilir.
Bu nedenle kendi dağıtım kanallarını güçlendiremeyen bir medya yapısının, ifade özgürlüğünü sürdürülebilir biçimde koruması beklenemez. Doğrudan okurla kurulan ilişki, bu noktada kritik hale gelir. Abonelik sistemleri, e-posta bültenleri, mobil uygulamalar, doğrudan erişim sağlayan web trafiği gibi araçlar ekonomik bir model oluşturmanın yanısıra, editoryal bağımsızlığın teknik altyapısını da oluşturabilir. Okurla doğrudan temas kurabilen bir medya yapısı, platformların keyfi görünürlük rejimlerine karşı daha dirençli hale gelir.
Bu, platformları tamamen dışlamak anlamına gelmez. Ancak platformları tek dağıtım kanalı olarak görmek, gazeteciliği kendi kamusal dolaşımından koparmak anlamına gelir. Dengeli bir yapı kurulmadığı sürece, haber üretimi sizde olsa bile, o haberin kaderi başkalarının elinde kalmaya devam eder.
Sonuç olarak, ifade özgürlüğünün sürdürülebilirliği yalnızca hukuki güvencelerle değil, aynı zamanda dağıtımın kim tarafından kontrol edildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Dağıtımı kontrol edemeyen bir gazetecilik, uzun vadede kendi görünürlüğünü de, dolayısıyla kendi varlığını da garanti altına alamaz.
Haber sizin olabilir. Ama dolaşımı sizde değilse, o haberin kaderi de size ait değildir.



