Ağaçtan kesilen meyvenin taze kokusu, toprağa düşen yağmur ardından havaya dağılan keskin aroması doğanın, Lefke’den gelen greyfurt kabuğunun günler sonra dahi kokusunu koruması cam kavanozun içinde ve bizim, Kıbrıs kokusundan hızla uzaklaşmamız.
Apartman katlarına dağılan başka başka baharat kokuları, yemek kokuları herkesin kültürüne ait ve damak zevkine yakışan ve Kıbrıs’a yakışmayan tatsız olaylar, yabancısı olduğumuz.
Yabancılaşırken hızla evlerimize, şehrimize, adamıza; eksik yanımızı güneyden toplamak. Badem ağaçlarından, üzüm bağlarından toplar gibi kokuları toplayıp istiflemek geçmişin yollarında.
Kokuları aramak ve bulamamak. Anılarda kalan kokudan bahsederken burnumuza sinen çörek kokusu, anason ve kekik kokusu. Dağ kekiği deyip susmak, portakal kokusu deyip durmak, limonları düşünürken kesilen limondan dağılan kokuyu hissetmek. “İşte bu limondur” demek.
Kokular sizi sahibi olduğunuz anıya götürür korkusuzca. Neyi anımsadığınızı düşünmez kokular, neyi hatırladığınızla ilgilenmez. Cesaretiniz varsa kokunun peşine düşersiniz usulca. Gerisi siz ve koku arasında.
Kokuyu simetrik dizersiniz anılarınıza. Gözlerinizi kapatsanız da kapatmasanız da koku sizde durur. Hatırlarım da babamın kokusu kaçmasın diye montunun üzerinden, dolaba saklamıştım. Fakat zaman, kokuyu silmeye başladığı anda anladım ki; koku hafıza dışında bir yerde saklanamaz. Hafızamızdadır koku. Hafızamızdır koku. Keşke bazı kokular buram buram saklansa dolaplarda.
Saklanan kokuları az az tütlenerek anıları canlı tutmaya çalışmak, limon ağacından kesilen yaprağı elinde ovuşturup çocukluğunu ellerinde yaşamak, sarmaşık güllere sarılıp kucaklamak.
Yarım kalmış çeyrek adanın kalan son kokularını köşe bucak aramak, ararken hep aynı noktaya çıkmak. Hep mutlu hissettiğimiz o an’a, mevsime, zamana. Bir sihrin içinde kaybolmak koku koku, hatıra hatıra.
Camı, penceresi inmiş evlerin duvarına sinen dış koku. Apartman önlerine biriken, yollara dökülen dışkı kokusu, insanların yüzüne sinen öfkenin kokusu, giderek buharlaşan ve en iyimizde dahi kalmayan umudun kokusu, durmadan filizlenmeye devam eden inancın köksüz kokusu, dile yapışan yalanın iğrenç kokusu, gözlere sinen acının tatlı kokusu, bir bardakta günlerce kalan sütün küf kokusu, yola baktıkça korkunun kokusu, kayboluşun insana sinen kokusu, bitmeyen gecenin olmayan sabahın kokusu, bekleyişin kokusu, beklemenin kokusu, ağaçlarda özlenen has koku, insandaki öz koku, unutulmaya yüz tutan köy kokusu, özlenen ada kokusu…
Koku avına çıkan insanlardan olduk atmışlı yaşların sonunda. Kırkından sonra her insan biraz altmıştır; yarım kalmış çeyrek adanın kanununda.
Boşuna değildi insanların kokuyla derdi oluşunun çağlar boyunca. Kokuydu hep insanı insana getiren. Yürek, aradığı kokunun sevdasıyla çarparken bulduğu anda yaşadığını hissetmek.
Koku, bir annenin kokusu gibi çocuğun burnunda. Bir babanın kokusu gibi korkusuzca. Sarılması insanın kokulara, boşuna değildi. Boşuna değildi özlediği kokuyu araması bir canlının. Kokusundan bulması bir canlının diğer canlıyı. Yükler yerine kokular sırtlansa ya insan sırtına. O zaman ne güzel taşırdı dünya denen yalanı gerçek anlamda.




