Bir gün kapı kapı dolaşacağım dünyayı
Dilencisi olup hayatın
Yaşamı iliklerine kadar sömürüp
Çiçekler dizeceğim parmaklarıma
Gülümseyip duracağım aynadaki bana
Susacağım ağlayan yaralarıma
Kimse bilmeyecek yolumu
Kimse duymayacak huyumu
Tüm pencerelerini kapatıp hayatın
Paspas yapacağım ayaklarımın altına
Yaşamı silip gireceğim içeri
Yaşımı silip çıkacağım dışarı
Kapısız olacak evimin
Anahtarı asılı duracak bahçe duvarında
Kim görse şaşıracak
Kim bilse çıldıracak
Yine de hiç kimse anahtarı almayı başaramayacak
…
Dilime yerleşen sözler, şiire döndü de yüzünü; yine de kimseler yüzüme dönemedi yüzünü.
Maskelerini eline alanlar gördü de yüzümü, maskeleri yüzünde olanlar bilemedi hiç yüzümü.
Şöyle bir baktım da penceremden dışarı, ne kadar insan ayağı, adımlıyor sokağı. İzleri duruyor yolun her yanında, izleri düşüyor yolun her yanına. İzleri üzerine iz bırakırım korkusuyla çıkamıyorum artık dışarıya.
…
Çiçeklere bakıyorum; yerde, büyükten küçüğe sıralanmış olan saksı çiçeklerine, yanında bir çöp, oturduğum yerden kalkıp kafamdaki düşünceleri bir bir atmak istiyorum içine: “Çöp atmak yasaktır” diye yazarak yanındaki boş duvara.
Koltuk taşıyan adamlara “çöpü de alınız” deyip “bir kişinin gücüyle kalkmaz” demek; “içindeki ağırlıktan.”
Danışmada kimse yok diye içimdeki düşünceleri danışamam ve çiçekler yine sıralanmış danışanın masasına da; bu sefer aynı boyda. Aynı modelde ve yan yana. Açıklayıcı bir “kitapçık,” “hoş geldiniz” bir levha ve “hoş olmayan duygularla” bir bekleyiş doktorun kapısında. Ağrı sıfır. Ağrı kaybolmuş, korkusundan. Artık yok. Ağrı bir var bir yok. Ağrı insan gibi. İnsan ağrı gibi. İnsan ağır, kendine ağır bir zaman.
Fiziki ağrının ruhsal ağrıyı yenme konusunda verdiği savaşta en çok hangisi yaralıyor hâlâ seçebilmiş değilim yaşadığım bu çağda. Fakat üzerinde “yaklaşmak yasaktır” diyen bir tüp kamyonunda gidiyor gibi olan hayatlarımıza el sallıyorum korkusuzca.
Takvim rakamlardan kurulu bir zaman yanılgısı, çağ hangi çağ, dönem hangi dönem. Dönümlerle ayrılmış ülkemin hangi dönümüne bassam ayaklarım çamur altında. Ayaklarım çirkef, ayaklarım bataklığa maruz bir kara orman.
Ormanların hızla yok olup, ağaçların daha hızla kesildiği bir zamanda, dönümleri pay ediyorlar her dönem ve sınıfta kalan bir halk ayağa kalkamıyor çünkü ayakları bastıkları bataklıkta.
Gömüldük, gömdük, yedik yuttuk ama en çok da yok olduk, bittik. Kara haberci değilim -yok asla- kara haberlere bakmamak adına sosyal medya hesabı dahi kullanmam. Geç almak için kara haberleri belki de, belki de sırf ruhsal ağrıdan. Fiziki ağrıya sebep olanlara, ruhsal ağrıya neden olanlara tanık olmaktan. Dil yarasını okumaktan-görmekten. Yok, yapamıyorum, bakamıyorum, okuyamıyorum. Yine de kaçmıyorum da olandan. İzliyorum zaman zaman, görüyorum fakat hiçbir habere de güvenemiyorum bu yaratılan sanal ortamdan.
Yok ettiler dedi bir dost, sohbet sırasında. Yok ettiler her şeyimizi. Yok olduk. Her toplumu, her şehri yok etmeye kurulu onların saatleri, onlar için önemli değil hiçbir canlı ne de olsa. Canlı cansız ne varsa kemirip emip silip yutuyorlar. Yutacaklar çünkü onlar rahatsızdır kendileri dışında her varlıktan.
Çağ, yine aynı çağ, “dönüm dönüm ölüm çağı!”
Ölümün üzerine kocaman binalar inşa etmeye çalışıyorlar.
Ve başarıyorlar. Kocaman binaları içine de önce ölmüş insanlarımızı yerleştiriyorlar.




