Oscar Wilde’ın “The Picture of Dorian Gray” romanında şöyle bir cümle vardır: “I have put too much of myself into this painting.” Bir hikaye, bir roman olarak da düşünebiliriz bunu. Nasıl çizildiği, nasıl yazıldığı değil, hangi güzelliğe sebep olduğu, çizilen modelin estetiksel yönünden çok çizenin daha çok önde durduğu yerler, ve yüzleşmeler…
Bir denge sorunsalı vardır işin içinde her zaman. Hayatımızdaki rol modellerine göre şekillenen ayna evresi, psikoanalizci Jacques Lacan’ın “Ayna Evresi” konseptinden geliyor. Yeni doğan çocuğun aynada kendini ilk gördüğü andan itibaren kendini bağımsız bir özne olarak algılama sürecini sorgular…
Yani ne kadar “Ben” olabiliyor ya da hangi “ben” e uymak zorundadır aynadaki silueti bebeğin?
Ayna Evresi’ni geçemeyen küçük çocuklarda ya bağ kurarak rol model anlayışını geliştirici bir yol izlenir ya da gelişim aşamasında bağımlı olarak belli kalıp ve ifade biçimlerinin dışına çıkmakta güçlük çeker.
Rol modeli anlayışının tam anlamıyla sağlıklı olamayışı, çocuğu hayatının ileriki yıllarında sanki de yanlış bir şey yapıyormuş izlenimine itmesi gibi… Çünkü bağımlıdır, zincirlerini koparamamıştır…
Bağ kurmuş çocuğa bağımlı olmaması için ya hep o bağın verdiği olumlu güçle kendine aynada bakma cesareti aşılanır; korkmamaya ve yabancılaşmamaya başlamasına yardımcı olunur ya da tam aksine bağımlılık olarak kendini gösterir.
Bu barizdir ve günlük hayatın öldüren kalabalığında ifade biçimlerindeki estetik kaygının gözardı edilmesi, belirli kalıpların dışına çıkılmakta yaşanan ciddi zorluk/gönüllülük hep bu durumun içerisine girer…
Hayal kırıklığının bile aslında yer edinemeyeceği bir ortam var gibi hissedilir çünkü… O kadar çok otomatik olarak hazırlanır ki ifade biçimleri, aynı şekillerde sunulur hep, farklı farklı gibi görünür, ama özünde hep aynı…
Bu bana toplumsal ve sosyal yapının ta kendisini hatırlatıyor…
Sanatın bile aynada yüzleşemediği şeyler varken, günlük hayatımız ne ölçüde kolaylaşır?
Yeni yüzyılın getirdiği farklı, deneysel çalışmaları takdir eden, sanatın topluma direkt yoldan hizmet etmesinin hırpalayıcı olmadığı, güzelliğe ve estetik olandan duyulan zevk.. Bunun doruğuna ulaşmanın da bir yüzleşmeyle başlayacağı gibi…
Oscar Wilde’ın Dorian Gray karakterinde de inşa ettiği estetik, etik ve sanatçı üçleminde Dorian’ın kendisine baktığında gördüğü silueti ile portresindeki hali arasındaki uçurum belirir.
Tamamıyla olmasa da, Gotik edebiyatın en güzel örneklerinden birine imza atan Wilde, politik yönünü estetiksel kaygıların önüne koymamayı başarır, her ne kadar zaman zaman takdir edilmemişse de:
“Etik ve etik dışı kitap yoktur, önceliğinde, iyi yazılmış ve kötü yazılmış kitap vardır” diyerek aslında estetiğin ne kadar da önde gelmesi gerektiğini, sanatın önceliği olarak da, bizi rahatsız eden gerçeklerle her ne pahasına olursa olsun yüzleşmenin önemini vurgular… Ayna evresi aynaya bakınca değil, ayna olmadığında, yüzleşebilme estetiğinde başlar…




