Bir süredir hayat pahalılığının dondurulmasına karşı başlayan grevler, yalnızca ekonomik bir talep olmaktan çıkarak, sokakta karşılığı olan, siyaseti zorlayan ve hükümetin istifasının dillendirildiği bir sürece evrildi. Süreç inişli çıkışlı sürdüğünden, şu an itibarıyla sağlıklı bir değerlendirme yapmak için erken. Dolayısıyla, grevle ilgili yaşananların değerlendirileceği durum, bir başka yazının konusu olacak.
Bugün konuşmak istediğim şey biraz daha farklı. Özellikle sosyal medyada, özel sektör emekçisinin öfkesinin kamu çalışanına yöneldiğini gözlemlemekteyim. Böyle anlarda tartışmanın yönü belirleyicidir. Doğru yere bakarsanız çözüm üretir, yanlış yere bakarsanız öfkenizi boşa harcarsınız. Ben bu öfkenin yanlış adrese yönlendirildiğini düşünüyorum.
Daha açık ifade edeyim: Bu öfke bilinçli olarak yanlış adrese yönlendiriliyor. Özel sektör emekçisinin haklarını gasp eden, kamu çalışanları değildir. Aradığınız hırsız, emeğin karşılığını vermeyen sermaye ve buna göz yuman siyasi iradedir.
Daha da önemlisi, bu öfkenin özellikle kamu çalışanlarına yönlendirilmesi tesadüf değildir. Emekçilerin birbirine düşürülmesi, bu düzenin en eski ve en etkili yönetim tekniklerinden biridir ve sistemin sürdürülebilmesinin temel araçlarından biridir.
***
Kamu çalışanları, sendikaları aracılığıyla yıllar içinde belirli haklar elde etmiştir. Bugün bu hakları korumak ve mümkünse ileri taşımak onların en temel sorumluluğudur. Nitekim son yıllarda hükümetin bu hakları budamaya yönelik girişimlerde bulunduğu da görülmektedir. Bu nedenle kamu sendikalarının yürüttüğü süreci “haksız kazanç” ya da “grev yaparak eğitime, sağlığa erişimi engelliyorlar” şeklinde okumak, meseleyi saptırmaktır.
Özel sektör emekçisinin sıkça dile getirdiği “kamu çalışanı çalışmadan para kazanıyor” iddiası ise büyük bir genellemedir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Özel sektörde liyakatsiz şekilde pozisyon tutan, üretmeden kazanan sayısız örnek vardır. Etrafınıza bakarsanız bunları bulmanın zor olmadığını sizler de görebilirsiniz. Kim bilir? Belki de bir tanesi çok yakınınızdadır.
***
Devam etmeden önce temel bir kavramı netleştirmek gerekir: Hayat pahalılığı bir maaş artışı değildir. Enflasyon karşısında eriyen gelirin kısmen telafi edilmesidir. Başka bir ifadeyle, bir kazanım değil, kaybın geri ödenmesidir. Yani ortada bir “kazanım” değil, eksilenin geri alınması vardır.
Öte yandan özel sektörde çalışan kesim, bu telafiden ya hiç yararlanamamakta ya da eksik yararlanmaktadır. Üstelik sorun yalnızca hayat pahalılığıyla sınırlı değildir. Çok daha derin ve kronik bir yapısal problem söz konusudur.
Bugün özel sektörde çalışan binlerce insanın maaşı kağıt üzerinde başka, gerçekte başkadır. Sigorta primleri gerçek ücret üzerinden yatırılmamakta ve dolayısıyla çalışan daha işe girerken geleceğinden kaybetmektedir.
Hayat pahalılığı artışını dahi alamayan emekçi, maaş zammını konuşamaz hale getirilmiştir. Bu güvencesizlik normalleştirilmiş, insanlar hak aramak yerine işini kaybetmemeyi öncelik haline getirmek zorunda bırakılmıştır.
Ben de bir özel sektör emekçisiyim. Sendikasızım. Anlattığım tabloyu dışarıdan izlemiyorum. Her gün yaşıyorum. Ancak bu tablonun sorumlusu kamu emekçileri değildir.
***
Bu tablo ortadayken, özel sektör emekçisinin çözümü kamu emekçisinin haklarını hedef almakta araması, açıkça yanlış bir yönelimdir. Asıl hedef, bu hakların tüm emekçiler için erişilebilir hale gelmesi olmalıdır. Yapılması gereken, mevcut hakları geriletmek değil, genele yaymaktır. Çünkü bir kesimin hak kaybı, diğer kesimin kazanımı değil, tüm emekçilerin gerilemesi anlamına gelir. Bugün kamu emekçisinin kaybı, yarın özel sektör emekçisinin daha da güvencesiz hale gelmesi demektir.
Tam da bu nedenle tüm mesele birlikte hareket etme meselesidir.Yakın dönemde yaşanan Ektam grevi ve bugün süren grevler/eylemler önemli bir ihtimali gösteriyor:
Birlikte hareket edildiğinde, emek yalnızca savunmada kalmaz, aynı zamanda sonuç üretir, geri adım attırır. Bu nedenle özel sektör emekçileri, fiilen greve katılamasalar bile, mücadele eden emekçilere karşı dayanışma içinde olmalıdır.
Daha önce söyledim tekrar edeyim:
Sendikalar hata yapabilir, yanlış kararlar alabilir. Ancak bu, emekçinin örgütlendikten sonraki tartışmasıdır. Örgütsüzlük, tartışma değil teslimiyettir. Her ihtimalde en kötü sendika sendikasızlıktan iyidir. Örgütsüzlük, bu düzen karşısında mutlak yalnızlıktır.



