İçimizdeki kış, ilkbahar gelmesine rağmen bitmiyor. Dışardaki yağmur ile içerdeki yağmur birbiri ile yarışıyor baharın girişinde ve bahar, çiçeklerin açmasına, doğanın renklenmesine rağmen içimize bir türlü gelmiyor. Kışın soğuğundan çatlayan yüreğimiz neredeyse nasır tutacak.
Fırtınalar, depremler içimize de dışımıza da enkaz bıraktı. Hâlâ duraklarda bekliyor yitirilen yüzlerimiz -adaletin o durakta durmasını- fakat adalet onların beklediği durakta durmuyor. Adalet dört tekerlek üzerinde değil; adalet yollarda ilerlemiyor. Duraklar, adalet bekleyen yüzlerle dolu. Aysergi durakları yüzlerle dolu, yüzümüzden bir parça yüzlerce. Yüzüm bakmaya varmıyor, baktıkça kanayan bir iç, baktıkça geçmeyen bir kış. Bahar şehrimize artık gelmiyor, yine de doğa kendini durduramıyor. Kaç doğa olayı, kaç doğal ve kaç yapay olay geçmeli adaletin duraklara uğraması için? Kaç nisan kaç kış kaç bahar…
İnsan kendinden göçüp yine kendine gidiyor. Kışları bırakıp arkasında başka kışlara varıyor. Bitmeyen bir kış yolculuğu içinde kocaman büyüyor da yine de kış bir türlü bitmiyor. Ne kadar büyürse büyüsün, büyümeye doymuyor. Yazları da içine alıp hapsediyor, un ufak ediyor, yok ediyor. Giderek donan yer küre, içimize yerleşip paramparça oluyor ve donuyor kanımız. Akmıyor bir damlası bile. Sonu hep kriz. Sonu hep soluksuzluk. Soluk bir beniz. Silip bir biz.
Üşüyen eller, donan çehreler, olaylar karşısında tepkisiz yüzler… Şok olmuş, donmuş yüzler, nasıl ifade edebilsin ki duygularını içten… İçimiz de dışımız da kış.
Arkamda koca bir şehir, yarım kalmış olsa da. Kocaman yarım kalmış çeyrek bir şehir. Yüzsüz, paramparça. Mağusam nazlı kızım elinde mendil ağlamakta…
Şairleri sırasız okumakta olan yüzler, birbirlerine hep iyi gelirler çünkü şiirin olduğu sokakta ihaneti, nefreti, yüzsüzlüğü arama.
Turgut Uyar’ın “kıştan kalan soğukluk” şiirinde der ki:
“başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler”
Bir sürü çocuğu hep öldürüyorlar, büyümüyor öldürülen çocuklar, çocukların büyümediğini büyümeyen elbiselerinden anlıyor analar. Kardeşler onlardan daha büyük olunca anlıyorlar. Abilerinin abisi, ablalarının ablası olunca anlıyorlar.
Ahh. Ahh ömrüm; “yuvarlanıp gitse ömrüm şu daracık sokaktan / kapansa yol / çıkamasa hiçbir çocuk / ölümün karşı kıyısına” desem de ömrüm durduğu yerde duruyor, ömrüm hiçbir çocuğa değemiyor ama ellerim dokunabildiğine dokunurken kualklarına bir kelebek öpücüğü, bir iki satır şiir konduruyor. Çünkü ancak şiir sağlayacak kan dolaşımlarının sağlıklı olmasını, çünkü kansızlar kan akıtmak uğruna bugün de her şeyi yapmaya devam ediyor.
Doymuyorlar insana, doymuyorlar çocuğa, doğmuyorlar kadına, doyumsuzu toprak sanıyorlar, suçu hep toprağa atıp işin içinden sıyrılıyorlar oysa doyumsuz olan kendileri, kansız elleri, demir eksikliğinden değil insanlık eksikliğinden. Merhametsiz, vicdansız, kalpsiz bedenleri; bedenlerimizi ele geçirmek için şehir şehir dağılıyorlar.
Kıştan kalan soğukluk yaza da vuruyor. Yaz, kış diye yansıyor. Yakıyor, sıcağından değil soğuğundan çünkü insan soğukta daha çok yanıyor.



