PAVLOS M. PAVLU | POLİTİS
1974 geçmişte kalmış bir tarih değil; bugünün ta kendisidir. Yalnızca sonuçları hâlâ hayatımızın içinde olduğu için değil, onu doğuran düşünce ve algı kalıplarıyla bağımızı koparacak bir kırılma hiçbir zaman yaşanmadığı için de. İnanmakta ne kadar zorlanırsak zorlanalım, bugün dediğimiz şey, “çağdaş” kavramların, yeni bir terminolojinin ve modern bir görünümün ardına gizlenmiş 1973’tür.
25 Mart 2006’da A. Pappas, TO VIMA gazetesinde “1821’e Dair On Küçük Mit” başlıklı bir yazı yayımladı. Devrimden onlarca yıl sonra üretilmiş ve bir buçuk asır boyunca yaşatılmış birtakım dayanaksız mitleri ele alıyordu. Gizli okul efsanesinden Osmanlı döneminde Kilise’nin rolüne, büyük güçlere atfedilen işlevlere kadar uzanan mitleri…
Yunanistan’da bu yazı büyük bir tartışma yaratmadı. Akademik tarihçiler söz konusu bilgileri zaten yıllardır bilinen gerçekler olarak kabul ediyordu. Üstelik benzer bilimsel çalışmalar ve makaleler daha önce de yayımlanmıştı.
Kıbrıs Rum toplumunda ise bazı eğitimciler yazının içeriğini öğrencileriyle tartışmaya kalkınca kıyamet koptu. Şikâyetler yapıldı, veli dernekleri devreye girdi, Eğitim Bakanlığı’ndan disiplin soruşturmaları açılması istendi. Dönemin medyasında günlerce süren eleştiriler birbirini izledi.
Kıbrıs Rum toplumunda mitlere bağlılık genellikle çok güçlüdür. İster doğrudan ulusal mitolojiyle ilgili olsun ister Kıbrıs tarihine, yani 1974 öncesinde, 1974 sırasında ve sonrasında yaşananlara değinerek bu mitolojiye dolaylı biçimde dokunsun.
1974 öncesi ve 1974 sırasında
1.
1925’ten sonra Enosis hedefi, ancak teoride mümkün görünüyordu. 1964’te Acheson planları ve benzeri girişimlerle beliren kısa süreli umut da bu hedefi gerçekte yakınlaştırmadı. Tam tersine, Enosis temelinde kurulacak olası bir düzenlemenin ne kadar karmaşık olacağını ortaya koydu: Kıbrıs’ın bir bölümünün idari olarak Yunanistan’a bağlanması ve bir vali tarafından yönetilmesi, geniş bir alanın üs olarak Türkiye’ye verilmesi, adanın dört bir yanına dağılmış özyönetimli Kıbrıslı Türk enklavları ve benzeri düzenlemeler…
Yunan Tümeni’nin Kıbrıs’a gönderilmesinin tek amacı Makarios’u denetim altında tutmaktı. Bu gücün Enosis’le ya da Kıbrıs’ın savunulmasıyla hiçbir ilgisi yoktu. Zaten bu nedenle hiçbir çatışmaya katılmadı.
2.
1968’den sonra Türkiye’nin işgal tehdidi ortadayken ve Kıbrıs’ta onlarca Kıbrıslı Türk enklavı bulunurken, Enosis hayali ancak Türkiye’nin dünya haritasından mucizevi biçimde silinmesini beklemekle sürdürülebilirdi.
1970’ten sonra Enosis propagandası yapanlar arasında elbette samimi fakat olup bitenden habersiz, çoğu genç bazı insanlar da vardı. Bunları bir yana bırakırsak, geriye kalanlar ya başka hesapların peşindeydi; taksim, çifte Enosis, kişisel çıkarlar ve benzeri hedefler güdüyordu ya da Makarios’a duydukları öfke yüzünden bütünüyle körleşmişti.
3.
Kıbrıs, bütün tarihi boyunca ilk kez 1960’taki bağımsızlıkla birlikte demokratik bir düzene kavuştu. Bu düzenin eksik gedik işlemesi şaşırtıcı değildi. Makarios, çeşitli liderler ve küçük güç odakları, devletin işleyişine ilişkin pek çok konuda belirleyici oluyordu. Avrupa’nın demokratik kültürünü benimsemiş bazı liberallerin bundan rahatsızlık duyması haksız değildi.
Ancak pek çok kişinin Makarios’un “tiranlığını” kendisine mazeret yapması son derece tuhaftı. X örgütü üzerinden Nazilerle işbirliği yapanlar, cuntanın askerî diktatörleriyle çalışanlar, McCarthyci histeriye hayranlık duyanlar ve darbe başlar başlamaz “komünistlerin” eşlerini ve çocuklarını kurşunlayanlar, Makarios’un tiranlığından söz ediyordu.
Bu, “Kıbrıs’a demokrasiyi getirmek için diktatör cuntayla birlikte darbe yaptık” demeye benziyordu. O günlerde söz dağarcıklarında “demokrasi” kelimesi bile bulunmayan insanların sonradan uydurduğu gülünç bir bahaneydi.
4.
Yunanistan istihbaratı KYP’nin Kıbrıs’taki birimleri, Nisan 1974’ün başından itibaren Türkiye’nin adaya çıkarma hazırlığı yaptığı yönünde bilgi aktarıyordu. Yüzlerce resmî tanıklık, yaklaşan işgalin bilindiğini gösteriyor. Aynı tanıklıklar, Türk ordusuna Yunan askerî kaynaklarından bilgi verildiğini, hatta Milli Muhafız Ordusu’na ait makineli tüfek mevzilerinin yerlerinin bile aktarıldığını ortaya koyuyor.
15 Temmuz günü, yalnızca ilkokul eğitimi almış sıradan Kıbrıslı Rumlar bile “Şimdi Türkler gelecek” diyordu.
“Türkleri Makarios getirdi” miti, ister Gizikis’e gönderdiği mektuba ister Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmaya dayandırılsın, sonradan üretilmiş ucuz bir kurgudan ibarettir. Her şey aylar öncesinden kararlaştırılmış ve örgütlenmişti. Yunanistanlı subayların işgal sırasındaki tutumu da bunun bir göstergesiydi.
5.
Milli Muhafız Ordusu’ndaki Yunanistanlı subayların tamamı plana dahildi. Yıllardır Kıbrıs’a yalnızca cuntaya sadık subaylar gönderiliyordu.
Başlıca işleri devlet aygıtını ele geçirmek, insanları satın almak, kurumları içten çökertmek ve onları Makarios karşıtı örgütlere, “Ulusal Cephe”ye ve EOKA B’ye katmaktı. Makarios’un çevresinde, kişisel güvenliğine kadar uzanan boğucu bir çember oluşturdular. Örgütlü bir direniş kurulabilecek bütün yolları kapattılar. Çekoslovak silahları meselesi bunun örneklerinden biriydi.
Yedek Polis Gücü ile silahlı sivil gruplar, geriye bırakılan tek hareket alanıydı. Ancak bu son derece sınırlı ve yetersiz bir önlemdi. Yalnızca Grivas’ın, darbeyi EOKA B’nin gerçekleştirmesini ve Milli Muhafız Ordusu’nun yardımcı bir rol üstlenmesini öngören ilk planının başarıya ulaşmasını zorlaştırdı.
Atina, darbede başrolü Milli Muhafız Ordusu’na vermeye karar verdiğinde ise ağır silahlardan yoksun olan direniş neredeyse baştan yenilgiye mahkûmdu.
1974’ten sonra ve bugün
1.
Darbeye ve Sampson “hükümetine” katılanlar ne yaptıklarını ve hangi rejime, yani cuntanın diktatörlüğüne hizmet ettiklerini çok iyi biliyordu.
Darbe ve işgalin ardından onları koruyan etkenlerden biri, suç ortaklığının toplumun bir kesimine yayılmış olmasıydı. Bu kesim ya cuntanın etkisi altında kalmış ya da bir ölçüde ona hizmet etmişti.
Toplumun küçük bir bölümünden söz ediyor olabiliriz. Ancak adaletin sağlanması için başlatılacak geniş çaplı bir girişimin yeni bir bölünmeye yol açmasından korkuluyordu. Bu arada aldıkları mali desteklerin de yardımıyla dönemin birçok başrol oyuncusu büyük bir ekonomik güce ve toplumsal nüfuza kavuşmuştu.
Cezalandırılmamaları ise “iç savaş” ve “kardeş kavgası” mitlerinin doğmasına zemin hazırladı. Böylece darbecilerle darbeye direnenleri aynı kefeye koyan, bugüne kadar da sürdürülen kurnaz bir eşitleme yaratıldı.
2.
Kıbrıs’ın dört bir yanında, kimliği bilinen kişiler tarafından soğukkanlılıkla işlenen cinayetlerin bile cezasız kalması, hukuk devleti anlayışını daha en başından ortadan kaldırdı.
Bugün “hukuk devleti” kavramının büyük ölçüde teoride kalmasının nedenlerinden biri de 1974’ten sonra bu kavramın uygulamada hiçbir karşılığının bulunmamasıdır.
Cezalandırılmayanların daha sonra kurulan düzenin çekirdeğine dönüştüğünü hatırlamak yeterlidir. Büyük iş insanları, televizyon kanalı sahipleri, siyaset sahnesini ve kamuoyunu şekillendiren kişiler oldular.
3.
DİSİ’nin 1976 milletvekilliği seçimleri öncesinde Lefkoşa’da düzenlediği son büyük mitingde meydanı kelimenin tam anlamıyla sarsan slogan şuydu:
“Yeniden vur, Digenis.”
Bugüne uzanan yol daha o anda çizilmişti. Ölçüsüzlük ve gerçeklikten kopuş kök salarken, demokrasi ve hukuk devleti bilinci siyasal hayatın paryası hâline geldi.
Bu anlayış, sürekli yayılma ve biçim değiştirme imkânı kazandı. Bugüne kadar da varlığını sürdürdü.
4.
1974 geçmişte kalmış bir tarih değil; bugünün ta kendisidir. Yalnızca sonuçları hâlâ hayatımızın içinde olduğu için değil, onu doğuran düşünce ve algı kalıplarıyla bağımızı koparacak bir kırılma hiçbir zaman yaşanmadığı için de.
İnanmakta ne kadar zorlanırsak zorlanalım, bugün dediğimiz şey, “çağdaş” kavramların, yeni bir terminolojinin ve modern bir görünümün ardına gizlenmiş 1973’tür.
5.
Enosis talebi ölmedi. Yalnızca peş peşe biçim değiştirdi.
Son birkaç on yılda önce “özgür Kıbrıs’ın Yunan karakterinin korunması” talebine, bugün ise açıkça dile getirilmeyen “güney üzerindeki münhasır denetimin Kıbrıslı Rumlarda kalması” arzusuna dönüştü. Bu talebi en güçlü biçimde savunan da güneyi yöneten derin devlettir.
Bu nedenle BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a geleceğinin açıklanması elbette önemlidir. Ancak bu ziyaretin, umut etmek istediğimiz ölçüde ağırlık taşıması ve sonuç vermesi beklenmemelidir.
Türkiye iki devlet tezinden bir kez daha vazgeçse bile Bürgenstock da Crans-Montana da N. Christodoulides de burada olacak. Tıpkı 1973’te olduğu gibi.
Dağarcıktan
Anlatıların kendini yeniden üretme gücü (1)
Pek çok kişi, Kıbrıs’ın işgalden önce bir cennet, bütünlüklü ve barış içinde yaşayan bir ülke olduğu anlatısını sürdürüyor. Oysa öyle değildi. Kıbrıs, onlarca Kıbrıslı Türk enklavının bulunduğu, fiilen birçok parçaya bölünmüş bir ülkeydi.
Bu ısrarlı anlatının arkasında ne var?
Birincisi, işgalden önce yaşananları anlatıdan bütünüyle silmek.
İkincisi ise pek çok kişinin gerçek önceliğini gizlemek: Birleşik bir Kıbrıs değil, devletin yalnızca Kıbrıslı Rumlar tarafından denetlenmesi.
Onların “cennet” dediği buydu. Bugün de budur.
Anlatıların kendini yeniden üretme gücü (2)
BM Genel Sekreteri Kıbrıs’a geliyor. Bu olumlu bir gelişme.
Hazır bir çözüm planı bulunduğu yönündeki iddialar ve benzeri beklentiler abartılıdır. Ancak Genel Sekreter bazı ikilemleri açık biçimde önümüze koyacaktır. Örneğin, Güven Yaratıcı Önlemler konusunda ilerleme sağlanmadan, söz gelimi yeni geçiş noktaları açılmadan, daha ileri bir adım atmanın zor olduğunu söyleyecektir.
Peki Güven Yaratıcı Önlemler konusunda “mütekabiliyet” anlatısına sıkışmışken buna nasıl yanıt vereceğiz?
Daha da zor olan soruya, Guterres Çerçevesi’nin altı maddesini olduğu gibi kabul edip etmediğimize şimdilik hiç girmeyelim.
Anlatıların kendini yeniden üretme gücü (3)
Kıbrıs sorunundaki statükoyu koruyan mekanizma, şimdilik sınırlı bir hareketlilik gösteriyor. Bekle ve gör tutumunu bir yana bırakıp harekete geçti, ancak motorları henüz tam güçle çalıştırmış değil.
Bu da iki şeyi gösteriyor:
Birincisi, N. Christodoulides’in gelişmeleri “özü olmayan bir hareketlilik” düzeyinde tutacağına güveniyor.
İkincisi ise ya işler ters gider de gerçekten bir ilerleme sağlanırsa diye kaygılanıyor.




