Lefkoşa’daki Selimiye Camii, Orta Çağ’da inşa edilmiş Aziz Sofya (St. Sophia) Katedrali’dir. Osmanlıların Lefkoşa’yı fethetmesinden sonra, 1570 yılında camiye çevrilmiştir.
Bu süreçte adadaki Hristiyanların katedralin camiye dönüştürülmesine karşı isyan ettiğine dair herhangi bir kayda rastlamadım.
Elli günlük kuşatmanın ardından şehir yeni yönetime geçmiş, yeni yönetim de kendi düzenini kurmuştur.
Latin yönetimi sona ermiş, katedral camiye dönüştürülmüştür.
Benzer bir süreç Mağusa’da da yaşanmıştır. Aziz Nikolaos Katedrali, 1571 yılında Lala Mustafa Paşa Camii’ne dönüştürülmüştür.
Bunları bir kenarda tutalım ve esas konumuza gelelim:
Selimiye Meydanı.
Selimiye Meydanı’nı çevreleyen yapıların kökeni oldukça çeşitlidir.
Elbette hepsi Osmanlı dönemine ait değildir.
Meydan, Orta Çağ Lefkoşa’sının merkezlerinden biri olduğu için çevresinde ağırlıklı olarak Lüzinyan ve Venedik dönemlerinden kalma yapılar bulunur.
Osmanlılar ise 1570 sonrasında bu yapıları farklı amaçlarla kullanmış, bazılarını değiştirmiş, bazılarına islami unsurlar eklemiştir.
Bugün bu yapıların çoğu bar, kafe, restoran ya da çeşitli kurumların binaları olarak yaşamaya devam ediyor.
Yazının merkezindeki bina da uzun süre atıl kaldıktan sonra pansiyon ve cafe izni alarak restore edilmeye başlandı.
Selimiye Meydanı son yıllarda bitmek bilmeyen bir tadilat halindeydi. Sürekli bir şantiye görüntüsü vardı.
Fakat son aylarda Lefkoşa derin bir nefes aldı.
Meydan yavaş yavaş rengini göstermeye başladı.
Güzel bir şeyin geldiği belliydi.
Ve gerçekten de güzel oldu.
Temizlenen cepheler, yenilenen binalar, yüzü gözü açılan işletmeler… Çalışmalar henüz tamamen bitmemiş olsa da ortaya çıkan manzara umut veriyor.
Hayaller kurdum.
Birkaç bar daha açılsa dedim.
Gündüzleri kafeler dolsa, geceleri Lefkoşa’nın serin havasında insanlar meydanı doldursa. Bir köşeden canlı müzik yükselse.
Bir barda komedi gecesi yapılsa, diğerinde dans gösterisi olsa.
İnsanlar sadece geçmişin ağırlığını değil, bugünün neşesini de paylaşsa o meydanda dedim ütopik bir şekilde nerde yaşadığımızdan bağımsız.
Sonra bir gün bolgede gezerken gözüm bir binanın girişindeki tabelaya takıldı.
AK Parti.
Işıksız kalmışız yine onların gözünde, şehrin göbeğine koymuşlar ampüllerini.
Kıbrıs’ın kuzeyindeki ilk AK Parti temsilciliği 2017 yılında Yenişehir’de açılmıştı.
Temsilcilik diyorum çünkü siyasi partiler normalde ülkeleri içerisinde örgütlenir, il ve ilçelerde acilir. Yurt dışında açılan yapılar ise temsilcilik olarak adlandırılır.
Hikayenin bana göre tek olumlu tarafı da bu.
Şimdi bir temsilcilik de Selimiye Meydanı’nda açılmış. Kimisine göre de yer değiştirmiş.
Neyse ne, mesele sadece bir siyasi parti değil.
Mesele, kamusal alanlarımızın nasıl şekillendiği.
Şehrin en görünür, en tarihî, en sembolik noktalarından birinde neyi görmek istediğimiz, neyin var olmasına izin verdiğimizdir.
Bir meydanın geleceğini kafelerle, kültürle, sanatla ve insan sesiyle hayal ederken karşınıza başka bir şey çıkması.
Kültür evi hayal etseniz orda, ya da sanat terapi merkezi. Sağlıklı beslenme evi, plates ve yoga odaları, iç bahçede ne bileyim ben…
Yakın zamanda güneyde çalıştığım işten Kıbrıslı Türk olduğum için çıkarıldım.
Bunu neden yazıyorum? Ağlamaya gerek olduğundan değil, her iki tarafın milliyetçilerinin birbirlerine çok benzediği anlatabilmek için yazıyorum.
Yine de her şeye rağmen bu ada bizim. Rum ve Türk milliyetçiliğini aynı kefeye koyup; ırk, dil, din, cinsiyet ya da cinsel yönelim fark etmeksizin, ayrımcılığın her türlüsüne karşı mücadele etmeye devam etmeliyiz.
Çünkü meydanlar da, şehirler de, bu ada da hepimizin.




