Christina Michailidis | Cyprus Mail
Kıbrıs’ta hayatın daha yavaş aktığı sık sık söylenir. Turistler sakin öğleden sonralarını, açık hava kafelerini ve herkesin hâlâ sohbet etmeye zaman ayırabildiği, bağların güçlü olduğu mahalleleri hayal eder. Ancak Kıbrıs güneşi ve rahat yaşam biçimiyle tanınsa da burada yaşayan birçok kişi kendisini yorgun hissettiğini söylüyor. Tükenmişlik, bunalmışlık hissi ve sürekli çevrim içi olma baskısı, gerçekten de yaşadığımızı düşündüğümüz Akdeniz yaşam biçimini yaşayıp yaşamadığımızı sorgulamamıza yol açabiliyor.
Kıbrıs, daha yavaş yaşam ritmini yitirmiş bir yere mi dönüştü, yoksa Akdeniz yaşam biçimi hiçbir zaman anlatıldığı kadar basit değil miydi?
İş ve örgüt psikoloğu Dr. Maria Haralambus’a göre Kıbrıs açısından her ikisi de bir ölçüde geçerli. “Bir yandan birçok kişi açık havada vakit geçirmek, güçlü aile ve sosyal bağlar ile genel olarak sıcak ve misafirperver bir kültür gibi Akdeniz yaşamının sunduğu imkânlardan hâlâ yararlanıyor,” diyor. “Öte yandan insanlar işle, hayat pahalılığıyla ve modern yaşamın hızlı temposuyla bağlantılı olarak giderek artan baskılarla da karşı karşıya kalıyor.”
Haralambus’a göre maddi sıkıntılar stresi artırıyor. “Birçok insan, artan hayat pahalılığına her zaman ayak uyduramayan maaşların yarattığı açığı kapatabilmek için uzun saatler boyunca ve çok yoğun çalışıyor,” diyor. Ayrıca birçok kurumda uzun çalışma saatlerini, yüksek beklentileri ve insanların gerektiği gibi dinlenmesini zorlaştıran “her an ulaşılabilir olma” anlayışını teşvik eden işyeri kültürünün etkilerine de dikkat çekiyor.
Bu mesele elbette yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değil. Haralambus’a göre çağdaş yaşam birçok insanı sürekli zihinsel ve duygusal olarak tetikte olma (sürekli uyarana maruz kalma) hâlinde bıraktı. “Giderek daha yoğun hayatlar yaşıyor ve sürekli bilgiye, bildirimlere ve sosyal medya içeriklerine maruz kalıyoruz,” diyor. “İster işten, ister toplumdan, hatta ister kendimizden kaynaklansın, beklentiler de çok daha yükseldi.”
Çoğumuz için çalışma saatleri sona erdikten sonra bile zihnen işten uzaklaşmak oldukça zor. Bunun yerine boş zamanımızı bildirimleri, e-postaları, sosyal medyayı ve sonu gelmeyen çevrim içi içerik akışını kontrol ederek geçiriyoruz. Haralambus, “Teknoloji, zihnen uzaklaşıp dinlenebilme becerimizi derinden etkiledi,” diyor. “Sürekli bağlantı hâlindeyiz, her an ulaşılabilir durumdayız ve çoğu zaman hızlı yanıt vermemiz bekleniyor.”
Haralambus’a göre sürekli bağlantı hâlinde olmanın hayatımız üzerindeki etkisi bununla da sınırlı değil. “Çoğu zaman başka insanlarla birlikteyken bile telefonlarımız üzerinden başkalarının ne yaptığını ve bizim bundan sonra ne yapmamız gerektiğini düşünüyoruz,” diyor. “Bu durum, içinde bulunduğumuz anı yaşayabilme ve deneyimlediklerimizin farkında olma becerimizi büyük ölçüde azaltıyor.”
Birçok kişi telefonunu stresini azaltmanın bir yolu olarak kullansa da bu alışkanlık aslında stresi daha da artırıyor olabilir. “Araştırmalar, aşırı ekran kullanımının bizi yenilenmiş hissettirmek yerine zihinsel olarak daha da tükenmiş bırakabileceğini gösteriyor,” diyor. “Gerçek anlamda dinlenmek zihnimizin ve bedenimizin toparlanmasını sağlarken, ekranı durmaksızın kaydırmak çoğu zaman beynimizi meşgul ve uyarılmış hâlde tutuyor, yeni bilgileri işlemeye devam etmesine yol açıyor.”
Haralambus, aradaki ayrımın önemli olduğunu ekliyor: “Boş zaman, rahatlama ve psikolojik dinlenme tam olarak aynı şey değildir,” diyor. Boş zaman yalnızca serbest zamanımızı nasıl kullandığımızla ilgiliyken, “gerçek psikolojik dinlenme daha derine iner. Zihinsel olarak yenilendiğimiz ve sürekli taleplerden, baskılardan ve uyarılardan uzak olduğumuz bir hâldir.”
Teknoloji ve günümüz çalışma dünyası insanların dinlenme biçimini kuşkusuz etkiledi, ancak mesele yalnızca bunlardan ibaret değil. Özellikle Kıbrıs’ın kentlerinde hayatın kendi temposu da değişti.
Kıbrıs Teknoloji Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve sosyal antropolog olan Dr. Theodoros Kouros, yavaş Akdeniz yaşamına ilişkin geleneksel imgenin artık adada yaşayan birçok insanın hayatını yansıtmadığını savunuyor.
“Yavaş Akdeniz yaşamı tarafsız bir tanımlama değildir; aynı zamanda büyük ölçüde turizm kurulları, emlak broşürleri ve artık ‘dijital göçebelerin’ başka ülkelere taşınmasına yönelik sektör için üretilmiş bir pazarlama kategorisidir,” diyor. “Modernlik öncesine ait, ‘otantik’ bir boş zaman fantezisini pazarlar.” Ancak adada yaşayan birçok insanın gündelik hayatı bundan çok farklı görünüyor.
Kouros, “Bu algı, kimin zamanının elinden alındığını ve bir başkasının ‘yavaşlığını’ mümkün kılmak için kimin acele etmek zorunda kaldığını fiilen görünmez kılıyor olabilir,” diyor.
Bu değişim, hızlı kentsel gelişimin şehrin coğrafyasını ve sakinlerinin hayatlarını etkilediği Limasol’da özellikle belirgin.
Kouros, “Yerel halk, artan fiyatlar nedeniyle kendi kıyı şeridinden dışlandığını anlatıyor,” diyor ve gençlerin ebeveynlerinden bambaşka bir dünyada yaşadığını savunuyor. “Mesele gençlerin dayanıklılıktan yoksun olması ya da farklı beklentilere sahip olması değil; ayaklarının altındaki zeminin çekilip alınmış olmasıdır.”
Kouros, geçmişte var olan ve insanlara doğal olarak yavaşlama ve başkalarıyla ilişki kurma alışkanlığı kazandıran çeşitli pratiklere işaret ediyor. Dükkânların kapandığı, insanların öğle yemeği yemek ve dinlenmek için evlerine döndüğü öğle molası, günü bugünün kesintisiz temposundan oldukça farklı biçimde düzenliyordu. İsim günü kutlamaları, köylerde ve mahallelerde yapılan akşam yürüyüşleri ve zeytin hasadı gibi ortak faaliyetlerin tümü insanlara bir araya gelme ve sosyalleşme fırsatı sunuyordu.
Ancak Kouros geçmişi romantikleştirmemek gerektiği konusunda uyarıyor. Bu pratikler daha güçlü toplulukların oluşmasına katkı sağlasa da daha az istihdam olanağının, daha sınırlı hareket imkânlarının ve başta kadınlar olmak üzere aile üyelerinden daha fazlasının beklendiği bir dönemi de yansıtıyordu. “Benim samimi yanıtım, daha yavaş bir geçmişe duyulan özlem değil; eski yaşam ritimlerinin de bedelsiz olduğunu iddia etmeden, günümüzdeki hızlanmanın birtakım bedelleri olduğunu kabul etmektir,” diyor.




