Kıbrıs’ın kuzeyi hâlâ Türkiye’nin askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik işgali altındayken dağlara çizilmiş dev bayraklar, geceleri ışıklarla görünür hâle getirilen milliyetçi semboller, sürekli canlı tutulan militarist görüntüler, yalnızca güney için provoke edici, psikolojik bir travma değil…
Böyle bir ortamda güneyden her şeyi unutmuş gibi davranmasını ve ilk adımı sürekli atan taraf olmasını beklemek gerçekçi değildir. İlk adımı kimin atacağı tartışmasıyla bir ömür geçen bu adada, aynı şekilde güneyde yükselen aşırı sağ ve milliyetçilik de provokasyona hizmet etmeye devam ediyor…
ELAM gibi örgütler yalnızca Türkçe konuşan Kıbrıslılar için değil; farklı olan herkes için tehlike oluşturuyor. Çünkü faşizm eninde sonunda dili ya da etnisiteyi değil, farklı olan herkesi hedef alır: göçmeni, solcuyu, LGBTQİ+ bireyleri, farklı düşünenleri, yoksulları ve hatta kendi içinde ayrışan sesleri bile düşman ilan eder.
Faşizm artık yalnızca belirli bir halka yönelen baskı biçimi değil; korku ve düşmanlık üzerinden büyüyen küresel bir yönetim dili…
Bugün dünyanın birçok yerinde bu normalleşmiş durumda…
Bütün bunlara rağmen insanlar hâlâ provokasyon tuzaklarına düşüyor. Sosyal medyada birkaç nefret söylemi gördüğü anda “Rumdan dost olmaz” ya da “birlikte yaşanmaz”; “Türkiye’nin garantörlüğünden vazgeçilmez” sonucuna varıyor. İşte tam da burada kaybediyor…
Yüzyıllarca aynı adada yaşamış insanların bütün bir toplumu provokatörlerin paylaşımları üzerinden suçlaması, tam da yıllardır kurulan propaganda düzenine hizmet ediyor.
Çünkü “böl ve yönet” siyaseti tam olarak böyle işliyor.
İnsanların birbirine güvenmesi değil, birbirinden korkması istendi hep. Çünkü korkan toplumlar daha kolay yönlendirilir.
En ironik olan ise bunu çoğu zaman en eğitimli kesimlerin yapması…
Kendini modern, demokrat, entelektüel ya da sanatçı olarak tanımlayan insanların içinden bile faşist düşünceler çıkabiliyor. Çünkü eğitim her zaman vicdan üretmiyor. İnsan haklarını sadece kendi tarafı için savunan, yalnızca kendi acısını evrensel gören insanlar da propagandanın esiri olabiliyor.
Birçoğu gerçekten okumuyor; yalnızca karşı tarafa saldırı yapabilecek bir cümle arıyor. İnsanlar artık birbirini anlamaya değil, birbirine cevap vermeye çalışıyor. Manipüle etmeye, haklı çıkmaya ve üstün gelmeye odaklanıyor.
Sosyal medya da bu kutuplaşmayı sürekli büyütüyor, besliyor… İnsanların karşısına sakin ve uzlaşmacı sesleri değil; en öfkeli, en nefret dolu örnekleri çıkarıyor. Böylece bir kişinin ya da grubun söylediği söz, yaptığı paylaşım veya provoke eden herhangi bir içerik; bütün bir halkın düşüncesiymiş gibi sunuluyor.
İnsanlar bireylerin çeşitliliğini ve ortak hümanist değerleri değil, ayrıştırıcı kimlikleri görmeye başlıyor.
Ve tam o anda insanlık kayboluyor.
***
Birlikte yaşamak imkânsız değil.
Bunun yolu, propaganda üzerinden şekillenen bu kısır döngüye “dur” diyebilmekten geçiyor. Tarih boyunca insanlar savaşların, işgallerin, travmaların ve nefretin içinden geçerek yeniden birlikte yaşam yolları kurmayı başardı. Bedel ödeyerek, fedakârlık yaparak ve feragat ederek…
Bu; kusursuz, mükemmel ve her şeye sahip toplumlar yaratarak değil, samimi, küçük ve somut adımlarla, konfor alanı dışındaki istikrarlı mücadelelerle mümkün oldu.
Ortak eğitim projeleri, kültürel işbirlikleri, nefret söylemine karşı net tavırlar, militarist sembollerin sorgulanması, şovenizmi besleyen yapıların kaldırılması ve insanların birbirinin acısını inkâr etmeden konuşabilmesi…
Gerçek temasın yalnızca müzakere masalarında değil, günlük hayatın içinde kurulabilmesi…
Belki de her şey tam olarak böyle başlayacak. Yapılacak onca şey içinde, hiçbirşey yapılmazken, yazan, üreten, buna enerji ve zaman harcayanlara da hiçbirşey yapmadığı söyleniyor, itibarsızlaştırılıyor…
Dünya Kıbrıs’ın etrafında dönmüyor.
Kıbrıs meselesini dünyanın merkezi gibi görmek, bazen gerçeklikten kopmuş bir siyasi egoya dönüşüyor.
Dünya bağlamından koparılmış bir Kıbrıs anlatısı yerel bölünmeye maşa olanları, statükoyu, ve en az hak eden, her bakımdan yetersiz olanların bireysel maddi refahlarını daha da sağlamlaştırıyor…




