Toz ve dağınıklığın içinde on iki yıl önceye ait, darmadağın hâlde bir gazete yazınız çıkıyor karşınıza.
Düşünmeden edemiyor insan: O zaman neredeydin, şimdi nerede? O günkü dertlerim, tasalarım, bir de bugünküler…
Yazan biri, yazacak hiçbir şey bulamamaktan korkunca, yazamama korkusunu yazıyor…
Edebiyatın iyileştirdiği doğrudur, ama iyileşmek için de problemi doğru tespit etmek gerekir. Başımıza gelenleri artık nefes aralıkları vererek değerlendirmek zorundayız; bulunduğumuz ortamları, hayatımıza yeni giren insanları…
Payımıza düşen yazmaksa, yaşamadan da yazılamıyorsa, her şeyi hem doruklarına kadar yaşayıp hem de yazmak bir arada bütünüyle imkânsızsa, bazen doruklarını yaşamak değil de ihtimalleri yazmak mı düşüyor zevk payımıza?
Düşünür buluyorum son zamanlarda kendimi:
Gerçekleri, deneyimleri, kötülükleri, iyilikleri, hastalıkları, anıları, seyahatleri, ihanetleri, aşkları, acıları, hayal kırıklıklarını, kıskançlıkları, korkuları, kırılganlıkları, eksiklikleri, fazlalıkları, kayıpları…
Ve yazmadan da dolu dolu yaşayabilir miydik acaba tüm bunları?




