ANTONİS POLİDORU | Politis
BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs ziyaretiyle birlikte görüşmelerin yeniden başlama ihtimalinin doğması bile, dört bir yandaki “kaygılıları” harekete geçirmeye yetti. Kıbrıs sorununda neyin yanlış gittiğini ve özellikle yeni bir girişimde nelerin yanlış gidebileceğini göstermek için medya kuruluşlarını ve sosyal ağları doldurdular. Simos Angelidis, önce uyulmadığını söylediği ve önemli olarak nitelendirdiği çeşitli sembolik ayrıntılara değindi. Ardından Kıbrıs sorununu iki toplumlu bir sorunmuş gibi ele almamızı eleştirdi; herhangi bir çözümün öncelikle Türkiye’nin sorumluluğunu tanıması gerektiğini belirtti ve Türkiye uluslararası hukuka saygı göstermediğini kanıtladığı için yeni bir planda garantilerin öngörülmemesinin de bir anlam taşımayacağını açıkladı. Reddedilen Annan Planı’nın, görüşmeleri sürdürdüğümüz zemini oluşturmaya devam ettiğini söyledi ve müzakere edilen çözümü apartheid olarak nitelendirdi. Guterres’e de Birleşmiş Milletler’in geçmişte kabul edilemez ve dengesiz Annan Planı’nı sunarak yaptığı hatayı düzeltme çağrısında bulundu.
Aynı sırada Mihalis İgnatiu, Fileleftheros’ta kötü bir çözümün yeni bir savaşın reçetesi olacağını yazıyordu. Temsilcisi gibi BM Genel Sekreteri’nin de işgalci güçten yana tavır aldığını öne sürüyor ve onu korkak bir adamcık olarak nitelendiriyordu. Guterres’i, Kıbrıs’a “nihai raporunda Türk Attila’sının işgalden sorumlu olmadığını yazmak için geliyorsa, ülkesine ‘uçmasının’ daha iyi olacağı” konusunda uyardı. Hristu ise BM Genel Sekreteri’nden işgal harekâtını ve devam eden işgali kınamasını ve Kıbrıs sorununun geldiği noktadan Türkiye’yi sorumlu tutmasını beklediğini açıkladı; iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelindeki bir çözümün Kıbrıs Helenizmini maceralara sürükleyeceği uyarısında bulundu. Toplumun bir kesimi de tek çözümün kurtuluş olduğunu haykırmak için sosyal ağlara akın etti. Görüşmelerin başlama ihtimali, bazıları açısından bir kez daha ülke için sonun başlangıcıydı.
İşgalin üzerinden 52 yıl geçmişken, taksim neredeyse kalıcılaşmışken ve BM Genel Sekreteri Kıbrıs sorununu çıkmazdan kurtarmak için son bir girişimde bulunurken biz sembolik ayrıntılara odaklanmayı seçtik: Nikos Hristodulidis’in akşam yemeğinde Genel Sekreter’in sağında değil de solunda oturup oturmadığına, sahte devletin sembollerinin görülüp görülmediğine… 1977’den beri kabul ettiğimiz çözüm zeminini reddettik ve Birleşmiş Milletler’den geçmişteki girişimlerini geri çekmesini bile talep ettik. Böylece görüşmelerin yeniden başlamasına yönelik her türlü girişimi artık ne kadar tuhaf bir biçimde karşıladığımızı, çözüm ihtimali yaratan her şeyden ne kadar rahatsız olduğumuzu bir kez daha doğruladık. Onlarca yıllık popülist saçmalığın, akıl dışılığı nasıl norma dönüştürdüğünü de…
Çünkü BM Genel Sekreteri’ni korkak bir adamcık olarak görüyor ve hem kendisinin hem de temsilcisinin şimdiden Türkiye’den yana tavır aldığına inanıyorsak, Birleşmiş Milletler’den neden Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunmasını istiyoruz? Tarafını çoktan seçmiş kişilerin sürdürülebilir bir çözüme öncülük edebileceğini nasıl düşünebiliriz? Birleşmiş Milletler çözüm çabasına hizmet edemiyorsa Kıbrıs nereye yönelmelidir?
Federasyon kabul edilemezse ve onu reddediyorsak gelecekteki bir çözümün zeminini neyin oluşturabileceğini düşünüyoruz? Bugün iki toplumlu, iki bölgeli federasyon çözümünü bile görüşmeyeceğini söyleyen Türkiye’nin üniter devlet çözümünü kabul edeceğine mi inanıyoruz? Ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Anayasa’nın öngördüğü üzere bir toplum statüsünde bulunan Kıbrıslı Türklerin, kendi oylarıyla sıradan bir azınlığa dönüşmeyi kabul edeceklerini mi düşünüyoruz? Böyle düşünmüyorsak bu hedefe nasıl ulaşmayı tasarlıyoruz?
Türkiye’ye güvenilemeyeceğine ve yapılacak herhangi bir anlaşmaya uymayacağına inanıyorsak bütün bu yıllar boyunca neden görüşüyoruz? Kıbrıs sorununu kiminle çözeceğimizi düşünüyoruz?
İşgalin yarattığı oldubittiler, bizim Türkiye’nin sorumluluklarını öne çıkarmamızla nasıl ortadan kalkacak? Kıbrıs sorununun işgal harekâtı ve devam eden işgal meselesi olduğunun bilincine varmak, bizi çözüme nasıl götürüyor?
Öne çıkardığımız şeyler çözümsüzlüğü kalıcılaştırırken çözüme nasıl ulaşmayı düşünüyoruz?
Türkiye’nin iki devletli çözüm istediğini haykırıp hedeflerini kınarken, Kıbrıslı Rum toplumunda özellikle 2004’ten sonra statükoyu başat talebe dönüştüren bir durum oluştu. Kıbrıslı Türklerle her türlü iş birliğini reddediyor, çıkmazın aşılmasına yol açabilecek her girişimi kınıyor ve çözüm için küçük de olsa bir umut aralığı bırakan her şeyle mücadele ediyor. Tırnak işaretlerini de kendisine kalkan yapıyor. Ancak bizim tarafımız gerçekçi biçimde bir anlaşmanın peşinden gitmeye hazır değilse Türkiye’nin ne istediğinin ne önemi kalır? Bizim eylemlerimiz çözüm ihtimalini açık bırakmıyorsa, Türkiye’nin eylemlerinin bununla ne ilgisi var?
Bu nedenle bizi öncelikle meşgul etmesi gereken Türkiye değil, toplum olarak herhangi bir çözüm arayışından vazgeçmeyi nasıl başardığımızdır. Daha da önemlisi, aklı sonsuza kadar kenara itmeyi nasıl başardığımızdır.
Editörün notu:
Antonis Polidoru, Politis gazetesi köşe yazarı ve siyasi analisttir.
Metinde adı geçen Simos Angelidis, anayasa, idare ve insan hakları hukuku alanlarında çalışan avukattır. Mihalis İgnatiu, Washington merkezli gazeteci ve Fileleftheros yazarıdır. Metinde yalnızca soyadıyla anılan Hristu, Ulusal Halk Cephesi (ELAM) Başkanı ve milletvekili Hristos Hristu’dur. António Guterres, Birleşmiş Milletler’in dokuzuncu Genel Sekreteri; Nikos Hristodulidis, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sekizinci Cumhurbaşkanıdır. Metinde Guterres’in “temsilcisi” olarak anılan kişi ise Kolombiyalı diplomat ve BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs konusundaki şahsi temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar’dır.




