Bir sabah, avokado ağacımın dalları arasında ilk kez bir meyve gördüm. Yedi yıl boyunca onu izledim. Çekirdeğinden çıkan kök ve filizi, suda büyüyüşünü, toprağa tutunuşunu, yeni yapraklar verişini, rüzgâra karşı giderek daha dayanıklı hâle gelişini izledim. O sabah avokadonun yolculuğunu düşündüm. Kökeni, bugünkü Meksika’nın ve Orta Amerika’nın nemli subtropikal ormanlarına uzanan avokado, binlerce yıl önce insanlar tarafından yetiştirilmeye başlandı; ticaret yolları, göçler ve taşınan tohumlarla kıtaları aştı. Bugün Kaliforniya’dan Şili’ye, Güney Afrika’dan Akdeniz havzasına kadar benzer iklimlerin bulunduğu pek çok coğrafyada yetişiyor. Benim bahçemdeki ağaç da bu uzun biyocoğrafi yolculuğun küçük bir parçası.
Hiçbir şey bütünüyle yerinde kalmaz. Türler göç eder. Tohumlar rüzgârla, kuşlarla ve insanlarla taşınır. İklimler değişir, kıyılar yer değiştirir, ormanlar geri çekilir ya da yeniden büyür. Dolayısıyla bir ağaca bakarken yalnızca onu değil, binlerce yıllık bir hareketliliği de görürüz.
O sabah avokado ağacının altında bir süre kaldım. Bir ağaç sadece tek bir ana değil, yıllara görünürlük kazandırır. Belki de bu yüzden çocukluğumdan beri ağaçlara uzun uzun bakıyorum. Zeytin, mandalin, portakal ve çam ağaçlarının arasında büyüdüm. Yazları çam gövdelerinden sızan reçineleri parmaklarımızla toplar, saatlerce oynardık. Zamanla bunun ağacın sıcaklığa, yaralanmalara ve böceklere karşı geliştirdiği doğal bir savunma olduğunu öğrendim. Çocukken yaz deniz kokusu ve zirziroların bitmeyen sesi, kış yağmur ve toprak kokusuydu. Doğayla ilişkim, okuldan, sınıftan çok önce başladı.
Yaklaşık üç yüz bin yıl önce Afrika’da evrimleşen Homo sapiens, diğer tüm canlılar gibi bu gezegenin koşulları içinde evrimleşti. Bugün bedenimizin, duyularımızın ve hatta sezgilerimizin önemli bir kısmı, milyonlarca yıl boyunca doğayla kurduğumuz ilişkinin izlerini taşıyor. İlk insanlar için yeryüzü, dikkatlice okunması gereken bir bütündü. Bir kuşun aniden yön değiştirmesi, rüzgârın taşıdığı koku, hayvanların göç yolları, bulutlar ve geceleri gökyüzünde beliren parlak cisimler bilginin taşıyıcılarıydı. Ve her yeni bilgi, yeryüzüyle kurulan ilişkinin biraz daha derinleşmesini sağladı. Bu nedenle, bugün bir ormanda yürürken hissettiğimiz dinginlik ya da denizin karşısında zamanın yavaşladığını hissetmemiz yalnızca romantik bir duygu değildir. Biyolog Edward Wilson’ın “biyofili” kavramıyla açıkladığı gibi, insanın diğer canlılara yönelme eğilimi kültürel olduğu kadar evrimsel bir miras da olabilir. Yani doğaya duyduğumuz yakınlık, sonradan öğrendiğimiz bir alışkanlıktan çok, çok eski bir tanışıklığın izleridir. Doğayla kurulan ilişki asla tek yönlü değildir. İnsan yalnızca gözlemleyen değil, aynı zamanda gözlemlenen; yalnızca alan değil, karşılık da veren bir canlıdır. Kendimizi şehirlerin, teknolojinin ve hızın içinde tanımladığımız modern dünyada en kolay unuttuğumuz gerçek budur. Kendimizi doğayı gözlemleyen özne, onu inceleyen araştırmacı ya da onu yöneten tür olarak görmeye alıştık. Oysa milyonlarca yıllık hikâyemiz bunun tam tersini anlatıyor. Biz, yeryüzünün dışında duran tanıklar değil onun içinde şekillenmiş canlılarız.
Avokado ağacının altında geçirdiğim o sabahı yeniden düşündüğümde yedi yıl boyunca değişenin yalnızca ağaç olmadığını fark ettim. Ben de değişmiştim. Yedi yıl uzun bir zaman gibi gelse de bir ağaç için başlangıçtır. Doğayla kurduğumuz ilişkinin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri budur belki de. Sabırlı olmak. Kendi hızımıza göre eğip bükmeden, akışa eşlik edebilmek ve dönüşebilmek.
İnsanın yeryüzüyle kurduğu ilişki hep aynı kalmadı. Yaklaşık on iki bin yıl önce başlayan tarım devrimi, dünyaya bakışımızı da değiştirdi. Yerleşik yaşam, toprağı belirli bir yerde işlemeyi, ürün biriktirmeyi ve sınırlar çizmeyi beraberinde getirdi. Toprak giderek üzerinde birlikte yaşanan bir dünya olmaktan çok, sahip olunan bir mülke dönüştü. İnsan, yeryüzünü okumaya devam etti ama anlamak için değil, daha verimli kullanmak için.
Ardından Sanayi Devrimi bu değişimi benzeri görülmemiş bir hızla derinleştirdi. Kömür, buhar ve daha sonra petrol yalnızca üretim kapasitesini artırmadı. Aynı zamanda insanın doğaya müdahale etme ölçeğini de değiştirdi. Doğa, giderek daha fazla ölçülen, hesaplanan ve yönetilen bir sistem hâline geldi. Kapitalizmin sürekli büyüme üzerine kurulu mantığı bu süreci daha da hızlandırdı. Ekonomik başarı, daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha fazla kaynak kullanmakla eş anlamlı hâle geldi. Ormanlar kereste olarak, nehirler enerji potansiyeli olarak, toprak ise çoğu zaman verimlilik üzerinden değerlendirilmeye başlandı. Böylece doğayla kurduğumuz ilişkinin dili de rengi de değişti.
Bugün yeryüzünü belki de tarihte hiç olmadığı kadar ayrıntılı biçimde tanıyoruz. Atmosferdeki karbondioksit oranını ölçebiliyor, buzulların ne kadar geri çekildiğini uydu görüntüleriyle izleyebiliyor, okyanusların sıcaklığını, türlerin yok oluş hızını ve orman kayıplarını sayısız veriyle takip edebiliyoruz. Bilim, bize gezegen hakkında daha önce hiç sahip olmadığımız kadar kapsamlı bir bilgi sunuyor.
Buna rağmen bu bilginin aynı ölçüde davranışa dönüştüğünü söylemek zor. Çünkü sorun yalnızca bilgi eksikliği değil, bildiklerimizle tercih ettiğimiz yaşam biçimimiz arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır. Yeryüzüyle yeniden bağ kurmak, yeni bir şey öğrenmekten çok, eskiden kurduğumuz bağları yeniden hatırlamak, hissetmek ve yeniden köklere dönmektir belki de.
Yazının başına, avokado ağacımın altına dönüyorum. O sabah yalnızca ilk meyvesini gördüğüm için sevindiğimi sanmıştım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, beni o gün asıl etkileyenin meyvenin kendisi olmadığını anlıyorum. Beni etkileyen, yedi yıl boyunca aynı ağaca tekrar tekrar bakmak, mevsimlerin geçişine tanıklık etmek, kuruyan yapraklarını fark etmek, yeni sürgünlerini beklemek, rüzgara direndiğini görmek ve bazen hiçbir değişiklik yokmuş gibi görünen günlerde bile yaşamın sessizce sürüp gittiğini görebilmekmiş.




