Evet, Avrupa Parlamentosu bir mahkeme değil belki, ve belki aldığı karar da hukuken bağlayıcı bir karar değil. Bunu anlayabiliyoruz. Peki kuzeyden yükselen dil? Alınan kararın siyasi niteliğini eleştirirken kuzeyden gelen siyasi söylemlerin çelişkilerini de görmezden gelemeyiz. AP kararı çevirisini okuyup orijinali ile karşılaştırmalıyız. Her ne olursa olsun, 20 Temmuz’u asla barış ve özgürlük bayramı olarak kutlayamayız. Kim ne derse desin, bundan bağımsız…
“Hepimizin acıları var” söylemi, önce kendi acı dilimizle yüzleşmeyi ve değiştirmeyi gerektirir. Hâlâ daha 20 Temmuz 1974’ü “Barış ve Özgürlük Bayramı” olarak tanımlayan ve bunu kutlayan bir cumhurbaşkanı var kuzeyde. Bu böyleyken herkesin acısının tanınmasını savunmak inandırıcılığını yitiriyor doğal olarak. Çünkü bir toplum için “barış ve özgürlük” olarak kutlanan gün, diğer toplum için kitlesel yerinden edilmenin, ölümün ve travmanın başlangıcı. 1963-1974 arası Kıbrıslıtürklerin yaşadıkları acılar ve zorluklar her ne kadar tanınmayı hak ediyorsa, buna inanan ve bunu talep eden zihniyetin de 1974’ü “Barış ve Özgürlük” bayramı olarak kutlamaması lazım. Bu kabul edilebilir değil. Artık buna küçük, iyi niyetli adımlar atarak, inisiyatifi alarak, bugüne kadar aleni bir şekilde kutlanmasını bir nebze de olsa değiştirerek… Atlılar, Muratağa ve Sandallar’ı Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar beraber ziyaret etse, güneydeki mezarlıkları da mesela… Bu güzel bir adım olurdu…
Eğer gerçekten ortak bir hafıza ve adalet ile hareket edilmesi gerektiğine inanıyorsak, Avrupa Parlamentosu söylemlerinden ya da Kıbrıslırumların ne söylediğinden bağımsız kendi kullandığımız siyasi dili sorgulamalıyız artık. “Rumlar ne yaptı, ne söyledi” sorusuyla başlayan bu tek taraflı adalet tartışması, adaleti ve acı yarıştırmayı evrensel olmaktan çıkarıp karşılaştırmalı bir mağduriyet yarışına dönüştürdü hep bugüne kadar. Bu kısır döngüyü ego yapmadan kırmak lazım. Güzel olmaz mıydı kuzey cumhurbaşkanlığı “1974’ü Barış ve Özgürlük bayramı olarak kutlamayacağız artık” dese? İnsan hakları ve uluslararası hukuk, “ama onlar da…” diyerek işlemiyor velhasıl…
Avrupa Parlamentosu’nun kararını tek taraflı bulacağız belki, eleştireceğiz de. Ancak aynı ölçüyü kendi siyasal söylemlerimize uygulamıyorsak bu eleştiri samimiyetini kaybeder… 20 Temmuz’un “Barış ve Özgürlük” söylemini revize etmeden, o tarihte yaşanan acıları her iki toplum açısından eşit bir vicdanla konuşmadan ve tek taraflı resmi anlatıları sorgulamadan, “ortak vatan” söylemi yalnızca retorik olarak kalır, pratikte samimiyetini yitirir. Sadece karşı tarafın eksiklerini provokatif bir adım olarak göstermekle değil, buna yanıt verirken de kullanılan dilin kendi ezberlerimizi, eksikliklerimizi sorgulamakla, bu kısır döngüyü kırma iradesi göstermekle başlamalı bir yerde…
Yoksa bu böyle karşılıklı atışma, karşıdakilerin ne yaptığı üzerinden provokasyon niteliğinde devam eder…
Ve asla unutulmamalı; savaşların kazananı, acıların da bayramı olmaz…




