Emek ile sermaye arasındaki ilişki, teoride eşit taraflar arasında kurulmuştur. Ancak realitede süreçler bu şekilde ilerlemez. Bir taraf yaşamını devam ettirebilmek için çalışmak zorundadır. Diğer taraf ise çalışma koşullarını belirleme gücüne sahiptir. Bu basit gerçek, işçi ile işveren arasındaki dengenin en başından bozuk bir biçimde kurulduğunu gösterir. Bu dengesizlik yalnızca ücret pazarlığında değil, çalışma saatlerinden iş güvencesine, yan haklardan işten çıkarma süreçlerine kadar her alanda kendini hissettirir.
Sendikalar, çalışma koşullarını iyileştirme konusunda tarihsel olarak önemli bir rol oynamıştır. Ücretlerin düzenli artması, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, sosyal hakların genişlemesi gibi pek çok kazanım, kolektif mücadeleyle elde edilmiştir. Bugün “normal” kabul edilen 8 saatlik iş günü, hafta sonu tatili ya da fazla mesai kavramı, kendiliğinden ortaya çıkmış düzenlemeler değil, uzun yıllar süren grevler, direnişler ve örgütlü mücadelenin sonucudur.
Bu kazanımların ortak özelliği şudur: Hiçbiri tek tek işçilerin işverenle birebir pazarlık yapmasıyla elde edilmemiştir. Aksine, işçilerin birlikte hareket edebildiği, üretim sürecini kolektif olarak etkileyebildiği durumlarda mümkün olmuştur. Çünkü emek, ancak kolektif olduğunda gerçek bir pazarlık gücüne dönüşebilir. Tekil işçi için risk olan şey, örgütlü işçi için müzakere aracına dönüşür.
Tek başına kalan işçinin pazarlık gücü oldukça sınırlıdır. İşini kaybetme riski ve korkusu, hak talebinin önüne geçer. Bu da bireysel sözleşmenin çoğu durumda işveren lehine işlemesine neden olur. Sendikalar bu dengesizliği kıran mekanizmalardır. Bireysel risk, kolektif güce dönüştüğünde müzakere zemini de değişir. Ücretler, çalışma saatleri ve sosyal haklar artık tek tek işçilerin değil, örgütlü bir yapının konusu haline gelir.
İşveren açısından bakıldığında, örgütsüz çalışan her zaman daha kolay yönetilebilir bir durumdadır. Sendikal örgütlenmenin daha güçlü bir güvence olarak düşünülmesi gerektiği açıktır. Sendikalı olmanın zorunlu hale getirilmesi fikri bu yüzden önemlidir.
Mevcut durumda sendikalaşma, işçi için patronla doğrudan karşı karşıya gelmek anlamına gelir ve bu risk çoğu zaman göze alınamaz. ‘İsteyen sendikalaşsın’ söyleminin ise pratikte bir karşılığı yoktur. Zorunlu sendikalaşma bu riski bireysel olmaktan çıkarır, işverenlerin ‘sendikalaşanı işten atarım’ tehdidini etkisiz hale getirir ve işçiye güvence sağlar.
Elbette sendikalar her zaman ideal şekilde işlemeyebilir. Bazı sendikalar çalışanların beklentilerini karşılayamayabilir. Dahası bazı durumlarda işverenden yana taraf alabilir. Ancak bu durum, sendikanın kendisini gereksiz kılmaz.
Sendikalar işçilere ait yerlerdir ve yönetiminde de işçiler bulunmalıdır. Sendikaların daha güçlü, daha demokratik ve daha hesap verebilir hale gelmesi gerekmektedir. Bunu da başaracak olan yine emekçinin kendisidir.
Sendikanın kusurlarını eleştirmek meşrudur, hatta zorunludur. Ama bu eleştiri, örgütsüzlüğü savunmak için değil, daha güçlü ve daha bilinçli bir örgütlenmeye zemin hazırlamak için yapılmalıdır. Sorun sendikaların kusurları değil, sendikasızlığın yarattığı mutlak güçsüzlüktür.
En kötü sendika, sendikasızlıktan iyidir. İşçi tek başına güçsüzdür. Örgütlü olduğunda ise hak talebi bir isteğin ötesine geçer, gerçek bir güce dönüşür.



