Bir dilbilimci olarak yalnızca Türkçe degil, diğer dilleri de kapsayan, milli ya da dini referanslarla daraltmayan, coğrafi kimliği önceleyen ve bu kimliği yeniden düşünmeye, canlandırmaya teşvik eden bir perspektifi önemsiyorum.
Gazedda’da birkaç hafta önce çıkan yazımın sosyal medyadaki paylaşımının altına yapılan bir yorumu da aydınlatacak bir yazı olması umuduyla başlıyorum bu makaleye.
Kimliği etnik, ideolojik ya da mezhepsel sınırlar üzerinden değil; ortak tarih, ortak hafıza ve ortak tarihsel yaşam deneyimi üzerinden ele almayı daha anlamlı buluyorum. Bireysel deneyimler, travmalar ve yaşanmışlıklar da bunun ayrılmaz bir parçasıdır; kaldı ki kişisel olan politiktir.
Bir de sürekli şikayet edilen hayat kalitesi (ya da kalitesizliği) meselesi var.
Ancak bunu iyileştirmek için kayda değer, somut adımlar atmaktan kaçınmamız; meseleleri doğrudan dile getirmek yerine etrafında dolaşmamız-“beating around the bush” hallerimiz-sorunu görünür kılmak yerine ertelememiz de üzerinde düşünülmesi gereken mevzulardır.
Burada ne bir öz-nefret söz konusudur ne de tarihi yok sayma gibi bir yaklaşım. Aksine, tarihsel gerçekliği inkâr etmeden; onu çoğulcu ve kapsayıcı bir çerçevede değerlendirme çabası vardır. Kimliği savunmak ile onu daraltmak; tektipleştiren, asimile eden, azınlığa düşüren, gölgeleyen ve itibarsızlaştıran anlayışlar arasındaki farkı yeniden düşünmek gerekir. Belki de bu başlı başına başka bir yazının konusudur. Enternasyonal bir Kıbrıs ancak kendisini birilerine ispatlamak zorunda hissetmeyen adalılar ile mümkündür.
Türkçe öğrenmemiş, başka bir ülkede doğmuş; ebeveynleri Kıbrıslı olup kendisi diasporada büyümüş bir kişi, milliyetçiliğe, dindarlığa ya da bölücülüğe başvurmadan coğrafi bir kimliği görünür kılmaya çalışıyorsa ve Kıbrıs’ı bütüncül bir aidiyetle sahipleniyorsa, bu tutum coğrafi kimliğe zarar vermez. Hatta kişinin “resmi” anlamda Kıbrıslı olmasına da gerek yoktur. Velhasıl, resmi anlamda Kıbrıslı olup Kıbrıs’ı milliyetçilik, dindarlık ve hamasetle bölük pörçük edenler ortada…
Belki de Kıbrıslı olmak yalnızca doğum yeriyle, resmi statüyle ya da tek bir dil üzerinden tanımlanabilecek bir mevzu değildir; belki de bir his, bir aidiyet biçimidir.
Ancak bu aidiyet; milli, dini ya da başka tür şovenizmlerle daraltılıyor; dış müdahaleleri ve işgalleri meşrulaştıran bir zemine çekiliyor; bireyleri kendilerini dışarıya ya da içeriye sürekli olarak milli ve dini kimlik üzerinden ispat etmeye zorluyorsa-ki olan da budur-ve kişisel ya da ideolojik menfaatler uğruna kimlik toksik biçimde yeniden şekillendiriliyorsa, mesele artık yalnızca bireysel bir his olmaktan çıkar ve daha geniş bir sorunsallığı ortaya çıkarır.
Hangi dili konuştuğundan bağımsız olarak, bu yaklaşım sorunludur. Çünkü bu tutum, coğrafi kimliği güçlendirmek yerine adanın çok katmanlı tarihine ve bütüncül kültürel hafızasına dayanmayan, daraltılmış ve dışlayıcı bir kimlik anlayışını besler.
Farkında olarak ya da olmayarak, kapsayıcı bir aidiyeti değil; parçalı ve ideolojik bir zemini teşvik eder.
Türkiye’den Kıbrıs’a gelip-her ne kadar sevmediğim bir terim olsa da-burayı “vatan” olarak benimseyenlere yönelik tutumum da sorgulayıcı, yapıcı ve eleştireldir. Eğer adayı bölücü, ganimetçi ya da çıkarcı bir milliyetçilikle değil; adanın tarihini ve kültürel dokusunu bütüncül ve adanın geçmişini doğru tarih bilgisiyle, bu bakışla sahipleniyorlarsa, nereden gelmiş olurlarsa olsun aynı ölçütlerle değerlendirilmelidirler.
Sırf geldikleri yer nedeniyle kimseye ırkçılık yapılmasını doğru bulmam. Kaldı ki kişi kendisi de başka ülkelerde yabancılaşma hissini yaşayabiliyor, ırkçılığa maruz kalabiliyorken, bu konuda hassas olmamak, kayıtsız kalmak imkansızdır.
Fakat Kıbrıs’ta Türkiyelilere ya da başka ırklara karşı bir ayrımcılık gibi bir durum söz konusu değildir, çünkü Kıbrıslı, Kıbrıslı Türk, Türkçe konuşan Kıbrıslı, adını her ne koymak isterseniz koyun, mahvolmuş, bitirilmiştir. Ve karşınızda da diğer ülkelerden gelenleri “insan hakları” kılıfı altında savunurken Kıbrıslıların sonunu getirmeye aday, sahte meclise girmekten başka bir derdi olmayan bir ana muhalefet partisi vardır.
Öte yandan, Kıbrıs bağlamında ve diasporada, Kıbrıslıların kendilerini birilerine ne kadar Türk, ne kadar Müslüman, ne kadar Kıbrıslı, ne kadar Türkçe konuşan, ne kadar o, bu, şu olduklarını ispatlama çabasına sürüklenmeleri de sürekli olarak düşünülmesi gereken bir meseledir.
Bu, kimliğin savunulması değil; savunmacı bir refleksle daraltılmasıdır. Bugün asıl terminolojik sorunumuzun “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” ifadesi olduğunu düşünmüyorum.
Gazedda’da çıkan yazımda ve diğer benzer mevzuları irdelediğim yazılarımda, metnin bütününe dikkatli bakıldığında, okunduğunda, Türkçe konuşmayan Kıbrıslılara da açıkça gönderme yaptığım ve diaspora meselesini özellikle vurguladığım görülecektir.
Dil, kimliğin önemli bir parçasıdır; ancak tek belirleyicisi değildir. Benim yaklaşımım, diller arası geçişkenliği ve kimliğin diğer boyutlarını da kapsayan analizlerdir.
Konuya dair diğer yazılarımı takip edenler, meseleye ne kadar eleştirel yaklaştığımı ve farklı perspektifleri dikkate almaya çalıştığımı görecektir. Tek boyutlu ya da sloganvari bir yaklaşım içinde değilim. Kimlik tartışmalarının tarihsel, sosyolojik ve psikolojik boyutlarını birlikte düşünmek gerektiğine inanıyorum.
Yaşanan yabancılaşma duygusunu ve buna eşlik eden “kendini ispat etme” gayretini de göz ardı etmemek gerekir. Bu dinamikler, kimlik tartışmalarını zaman zaman daha keskin ve savunmacı bir zemine taşıyabiliyor. Benim çabam bu keskinliği artırmak değil; daha bilinçli, sürdürülebilir, kapsayıcı, coğrafi bütünlük dinamiğine ve bütüncül bir kimlik anlayışına katkı sunmaktır.
Eleştiri; kişilere, dillere ya da doğum yerlerine değil; kimliği daraltan, araçsallaştıran, bundan nemalanan ve bütünlüğünü zedeleyen zihniyetedir. Ve evet, bazen birilerinin bu farkı açıkça ortaya koyması gerekir. Çünkü bazı gerçekler eğilip bükülerek değil, net biçimde ifade edilerek anlaşılır. Parçalanıp parçalanıp bölünen, bunlarla bütünleşen “pseudo entelektüeller”in de kendilerini ispatlamak gibi bir endişesi de olmamalıdır. Çünkü bu kadar yozlaşmış ve yabancılaşmış bir hafızanın içerisinde bunu bile hala daha yapabiliyor olmak da itibarsızlaştırılmamalıdır.



