Arkama dönüp baktığımda bana el sallayan üç arkadaşım vardı. Muazzam bir belirsizliğin içine adımımı atıyordum. Ardından bir kez daha arkama baktım, arkadaşlarım kendi yollarına doğru yürümeye başladılar, birazdan kapıdan çıkıp arabaya binecekler. Birazdan kontrolden geçip uçağa bineceğim. 4 Şubat 2024, bir son, bir başlangıç; belki de ikisi arasında bir şey!
***
Kıbrıs’tan ayrılıp Dublin’e geleli iki yıl oldu. İki yılın içerisinde birçok hikaye ve yolculuk içinde yolculuk var. Bu zaman içerisinde kabullenip içselleştirdiğim, yaşamın bir parçası olarak benimsediğim belli başlı belirleyiciler var, bunlar çok kısaca belirisizlik, kırılganlık ve göçebelik! Bunlar elbet birbiriyle bağlantılı ve hatta iç içe geçen belirleyiciler. Hâlâ anlamaya ve bu yeni yaşama ayak uydurmaya çalışıyorum. Fakat uzunca bir süredir hem kalbimi hem de kafamı yoran bir mesele var: Ev!
Son iki yıldan fazla bir süredir ev ve evsizlik üzerine çeşitli duygular tarafından sınanıyor, çeşitli düşüncelere dokunup dokunup duruyorum. Zaman zaman çocukluğum ile bugünüm arasında dahi gidip gidip geliyorum.
Geride bıraktığım iki buçuk yıl içerisinde birçok kez yer değiştirdim. Buna ülke değiştirmek de dahil! İnsanın bir kez kökleri söküldü mü, yer değiştirmenin hiç de sanıldığı kadar zor olmadığını anladım. Değiştiğim yerler bir süre kaldığım yerlerdi ama kimsesi ev değildi!
***
Birgün yeni tanıştığım ve Dublin’de yaşayan Brezilyalı bir göçmen bana “Arada evini ziyaret etmiyor musun?” diye sordu. Bu soruya, üzerine çok da düşünmeden hızlıca, “Benim bir evim yok. Evim demeye en yakın yer Dublin” diye cevap verdim.
Bunu ne zaman bu denli içselleştirdim bilmiyorum fakat bu karşılaşmadan sonra bu konu üzerine çok düşündüm. Evet Kıbrıs’ta evim diyebileceğim bir yerin olmaması böyle hissetmemde büyük bir etkendir. Fakat bu bundan da öte, bir ülkeye ev diyememekle ilgiliydi. Bir kök sökümünden bahsedecek olursak, bu Kıbrıs’ı terk ettikten sonra değil, daha Kıbrıs’tayken, oradaki yaşantının içinde gelişen bir kırılmaydı. Ev diyebileceğim tek yer olan, yıllardır yaşadığım evi ve oradaki yaşantımı terk ettikten sonra içimde gitmek, uzaklaşmak ve köklerimin kuruduğu yerin dışında yeni bir başlangıç yapma istenci gelişti. Bugün bana eşlik eden korkulara baktığımda hissettiğim iki şey var: Geri dönüş korkusu ve geri dönüş arzusunun olmayışı! Çünkü orada geriye dönülecek bir yer, bir neden, bir ev ve bir yurt göremiyorum!
***
Birçok insan için aslında ev, aşina olunan ve güvende hissedilen, sürekli olarak seni kendisine çağıran yer anlamına geliyor. Orada tanıdık bulunan şey, seni de tanınan ve anlamlı kılan şey oluyor. Fakat Kıbrıs’ta hiç konuşulmayan başka bir şey daha var. Ev, aslında travmaların ilk yaşandığı da yerdir, özellikle çocuklar için! İnsanın ilk travması eğer doğmuş olmayı saymazsak, evde yaşanan çocukluk travmalarıdır ve bundan da çoğu zaman anne-baba sorumludur.
Kıbrıs’tan ayrılmadan önce bir arkadaş bana evimin artık yol olduğunu, yolda olmanın evde olmak anlamına geldiğini söylemişti. Kulağa romantik bir bakış açısı gibi gelebilir fakat yıllardır bir yere ev diyememiş biri olarak yolun benim için ev ile eş değer bir anlamı olduğunu söyleyebilirim. Bugün evim demeye en yakın yer Dublin; ki Dublin benim için yolda olmayı veya başka yollara çıkmayı ifade ediyor. Geri dönüş arzusunun yokluğuna eşlik eden geri dönüş korkusunun altında yatan en büyük etkenler Kıbrıs’ta güvencesiz, mutsuz ve yoksun bir yaşamın beni beklemesidir. Kıbrıs benim için aşina olunan yerden öte bir yer değildir; ki o aşina olunanın kapsamında da aileden tut, kendi verdiğim kararların ve eylemlerin sonucuna; siyasal ve kültürel çöküşe kadar bir yığın travma ve yıkım var. Kıbrıs benim için bir travma alanı. Sadece kişisel olarak değil, toplumsal ve politik olarak da; ki bunları birbirinden ayıramayız. Kıbrıs’taki son yıllarımda özellikle Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm toplumsal ve politik yapı için düşündüğüm bir kavram vardı: Sömürge artığı! Bunun ötesindeki tüm senaryolar simülasyondan öte değil!
***
Aşina olunan şey yanıltıcı ve aldatıcıdır. Dublin’de ilk kez dünyanın çeşitli ülkelerinden 6 kişi ile paylaştığım evde mercimek çorbası yaptığım zaman kendimi evdeymiş gibi hissettim. Ama hangi ev? Geçmişte yaşadığım ev mi yoksa mercimek çorbası yaparak şu an yaşadığım yeri ev olarak hissetmem mi? İkisi de değil! Mercimek çorbası bende sadece can yakan bir aşinalık hissi uyandırmıştı o kadar! Fakat Dublin’de kedimi evde hissettiğim ve Dublin’i de ev yapan daha başka deneyimler yaşadım. Bunların kimsesi mercimek çorbası ile ilintili değildi. Burada yeni ilişkiler edinmem; başkalarının hikayelerini dinlemem, ilişki ağları geliştirmem, üretmem, yaratmam ve yarattıklarımı paylaşmam; kendi başıma bir şeyleri başarmam ve yeni yollar açmam! İnsanın evi sadece yaşamını kazandığı yer değil; aynı zamanda kendisini de gerçekleştirebildiği yerdir.
Tüm bunların ötesinde insanın bir yurdu daha vardır. O da dilidir. Özellikle bunu yurtdışında yaşarken çok daha derinden hissediyorum. Hiçbir zaman kendimi İngilizcede, Türkçe dilinde ifade ettiğim gibi, yazdığım gibi veya konuştuğum gibi var edemiyorum. Göçmenin varlığı her zaman kekemedir. Burada fotoğrafçılıkla uğraşmanın bu kekemeliği aşmama yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Fotoğraf benim için sadece bir tutku veya yaratıcılık değil aynı zamanda bir iletişim ve ilişki aracı.
Ev organiktir. Bazen içinde köklenirsin, bazen sökülürsün, bazen enkazı altında nefes almaya çalışırsın, bazen sırtında taşırsın, bazen boşluğuyla yürürsün, bazen yürüyüşün ev olur, bazen yol…



