Kölelik, çoğunlukla bedensel zorlama, mülkiyet ilişkisi ve hukuki statü üzerinden tanımlanır. Modern toplumlar için bu kavram “aşılmış”, hatta “eski”dir. Ancak mesele yalnızca hukuki statüden ibaret değilse, asıl soru şudur: bireyin yaşamı kime göre düzenlenmekte, zamanı ve emeği kim tarafından kontrol edilmektedir?
Modern dünyada “çalışmak”, normal ve gereklidir. İnsanlar her sabah belirlenen saatte uyanmalı, çoğu zaman evine en yakın yerde konumlanmış olan işine gitmeli ve akşama kadar çalışmalıdır. Ertesi gün aynı alarm, aynı yol, aynı iş… Bitmeyen bir döngü.
Bunun karşılığı, genellikle mevcut hayat kalitesini mümkün olduğu ölçüde sabit tutabilmekten ibarettir! Elektrik faturası, kira, mutfak masrafı, sevgiliyle bir gece dışarıda yemek, ayda bir meyhane, belki bir-iki de bar… Polis çevirmesine takılmayacak kadar şanslıysan tabii.
***
Bu çerçeveden bakıldığında, kölelik ile modern çalışma biçimleri arasındaki benzerlik, biçimsel değil yapısaldır. Klasik kölelikte birey, efendisinin mülküdür; modern sistemdeki ise, yaşamını sürdürebilmek için emeğini sürekli olarak satmak zorundadır. Hukuken özgürdür; fakat ekonomik olarak, köleliğin başka bir biçimiyle karşı karşıyadır.
Birey yalnızca çalışmaz; çalışması gerektiğine de inanır. Dinlenmek, gerekçelendirilmesi gereken bir faaliyete dönüşürken, saatlerce uyumak suçluluk duyulması gereken bir hâl alır. Sistem, kendini denetleyen, kendini zorlayan ve bunu “normal” kabul eden bireyler üretir. Parmak basarak işe giriş-çıkış, performans raporları, hedefler ve prim sistemleri… Yetişmeyen işi kendi sorunu sanırken, mesaiye kalmayı fedakârlık, tükenmişliği ise kişisel bir başarısızlık olarak niteleyen kişiler…
Çalışmama “hakkı” teorik olarak vardır; ancak bu hakkın bedeli sosyal dışlanma, yoksulluk ve güvencesizliktir. Bu nedenle “özgürlük”, pratikte seçenekler arasından en az kötü olanı seçmeye indirgenmiştir. Kölenin kaçma şansı düşüktür; modern çalışanın ise “istifa” etme hakkı vardır. Ancak bu seçim de sınırlıdır.
***
Belki de modern toplumun en büyük başarısı, köleliği kaldırmak değil; onu görünmez hâle getirmek olmuştur. Eğer yalnızca hayatta kalabilmek için yaşamlarımızı tekrar eden bir döngüye mahkûm ediyorsak, gerçekte ne kadar “özgür”üz?
Özgürlük, yalnızca çalışacak işi seçebilmek midir?
Çalışmak zorunda kalmadan da yaşayabilme ihtimali midir yoksa?



