#röportaj

Kıbrıs’a Sığınma Başvurusunda Bulunan Halil Savda Hikayesini Gazeddakıbrıs’a Anlattı | “Silahlanıp Dağa Çıkamazdım”

Türkiye’de uzun yıllardır insan hakları ve barış mücadelesi veren, defalarca yargılanan, hapis yatan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’yi mahkum eden Vicdani Retçi Halil Savda, hakkında çıkartılan son yakalama kararının ardından Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sığınma (iltica) başvurusunda bulundu.

Gazeddakıbrıs Editoryal Kolektifi olarak Lefkoşa’nın güneyinde bir araya geldiğimiz Vicdani Retçi Halil Savda’nın hakkında 2016’da Cizre’de yaşanan insanlık dışı olaylardan sonra yaptığı kısa bir açıklama gerekçe gösterilerek yakalama kararı çıkartıldı, evi basıldı. Savda Kıbrıs’ta bir yaşam kurma hedefiyle yaptığı sığınma başvurusuyla yeni bir mücadelenin henüz başında…

Savda ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide 1990’ların karanlık Türkiye’sinden bugünün karanlık Türkiye’sine, Vicdani retçi olduğu için yıllarca yargılanmasına ve hapis yatmasına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’yi mahkum etmesine, Kürt sorununun “çözüm” sürecinden HDP milletvekilliği adaylığı sürecine, Kıbrıs’ın kuzeyinden güneyine geçişinden Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yaptığı sığınma başvurusu sürecine ve Kıbrıs sorunundan Kıbrıs’taki vicdani ret mücadelesine kadar geniş bir değerlendirme bulacaksınız.

Bugünden itibaren 3 ayrı bölümde yayınlanacak söyleşinin ilk bölümü şöyle:

Merhaba sevgili Halil. Öncelikle Kıbrıs’a hoşgeldin. Bize Halil Savda’nın kim olduğunu anlatır mısın?

Halil Savda bir dönem şiddetle tanışmış, hatta toplumsal değişimde ve toplumsal problemlerin çözümünde şiddete inanmış ve bunun için de örgütlenmiş biriyken cezaevinde antimilitarismle okumalar üzerinden tanışmış, bundan sıyrılma çabasına girmiş… Şiddetle tanışırken ve şiddete inanırken şiddete uğramış, şiddetten kaçmaya çalışırken ve ondan arınmaya çalışırken de yine şiddete uğramış ama buna rağmen şiddetten sıyırlmak için ısrar etmeye çalışmış bir vicdani retçi, hak savunucusu… En azından bunun için çaba gösteren bir kişi.

Şiddetle nasıl tanıştın?

1990’lar Cizre, Kürdistan, özellikle Botan bölgesi dediğimiz bölgede devletin aslında çok da eski tarihlere giden, ta Cumhuriyet’in belki kuruluş yıllarına kadar giden, devletin ihmal ettiği, sömürdüğü ve güvenlik gücü üzerinden kendisini örgütlediği bir bölge ve orada önce Asuri ve Ermenilerden başlayarak büyük katliam yapmış, bu katliamları başardıktan sonra, Ermeni ve Suryanileri ezip onları bir şekilde yok ettikten sonra şiddetini Kürtlere yöneltmiş, Kürtlerin temel insan haklarını, tümünü gasp etmiş ve yok saymış bir bölge. Bütün bu şiddet sarmalında ben de 1974 doğumluyum ve 80’lerde ben çocukken askerlerin, özel harekatçıların, komandoların bölgedeki operasyonlarının tanığıyım, gördüm. Civar köylerden insanlar, bizim köyden insanlar silah toplama adı altında bizim okuduğumuz ilkokulu işkencehaneye çevirdiler ve bizim köylülerimizi, yani akrabalarımızı, babamı da dahil, orada kaba dayaktan geçirdiler, falakaya yatırdılar, askıya aldılar… Yine evimizin hemen önünde bir karakol vardı, oraya etraf köylerden birilerini getiriyorlardı mesela karakolun bahçesindeki ağaçlara bağlayıp dövdükleri oluyordu. Dolayısıyla bu hem bir tanıklık hem de mağduriyet yaratıyor. 90’larda zaten PPK’nın veya Kürt ulusal mücadelesinin başlamasıyla birlikte de bu sefer köy yakmaları yaşandı, işte Hizbullah dediğimiz paramiliter güçler Kürt yurtseverlerini katletmeye başladılar. Tanıdığım bir çok kişi de, mesela bizim köye yakın bir köyde, Lokman isimli bir genç, onu tanıyorum daha önce evlerine gitmişliğim vardı… Lokman, ailesinden 5 kişiyle birlikte paramiliter güçler tarafından bir gece katledildi. Daha sonra 1993’te ben gözaltına alındım.  Ben de benzer işkencelere maruz kaldım…

Neden gözaltına aldılar?

PKK o bölgede örgütlüydü. Benim de ENRK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) dediğimiz cephe çalışanlarıyla ilişkilerim vardı. Bir ihbar üzerine baskın yaptılar ve beni gözaltına aldılar. Cizre ve Şırnak merkezde yaklaşık 1 aya yakın gözaltında kaldım. Orada, 1980’lerde yapılan işkencelerin benzerini bana da uyguladılar.  Ve bu tarihlerde ben henüz Kürt tarihini tam bilmiyordum. Az biliyordum. Yani işte bir “Kürtlük belası” var diyelim, ve bir Kürtlük duygusu var, devleti, askerini sevmiyorsun ama onun ötesinde Kürt tarihi, Kürtlük, Kürt Ulusal Mücadelesi gibi kavramlardan bihaberdik denilebilir. PKK’lıların köylere gelmeleriyle, bir şekilde evlerimize gelmeleriyle birlikte onlarla ilişkiler kurduk. Bunlar küçük yardımlardı. Bir notu bir yere götürmek, bildilerini dağıtmak, bazen barınmalarını sağlamak gibi küçük küçük şeyler yaptım. Böyle bir ortamda göz altına alındım ve 3 yıl hapis yattım.

Aslında devletin şiddeti ve uyguladığı politikalar yüzünden PKK’yla tanıştın ve ilişki kurdun…

Tabiki… Çünkü sonuçta Kürtler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana sömürü gördüler. Temel hakları gasp edildi. Bu bir şekilde sende bir muhalefet oluşturuyor. Ne kadar bilinçli olmasan da devlete karşı gelen bir refleksin gelişiyor. 90’larda köyler yakılmaya başlayınca bu daha da artıyor ve bu artınca bu sefer de devlete karşı mücadele eden, bunun için çaba gösteren insanlarla veya gruplarla daha yakın ilişki içerisine giriyorsun. Bir şekilde sempati duyuyorsun… Sempati duyunca ve devletin şiddetine karşılık bu sempati gelişince, yine devletin şiddetine maruz kalıyorsun… Ama yine de mesela hatırlıyorum bütün bunlara rağmen hiçbir zaman o yaşımda…

Kaç yaşındaydın?

Benim PKK’yle tanışmam 15-16 yaşında başladı. 18 yaşında da zaten gözaltına alındım. Ama hiçbir zaman elime silah alayım, dağa çıkayım gibi bir fikrim gelişmedi… PKK’ye yardım ve yataklıktan 3 yıl hapis yattım. Diyarbakır Cezaevin’de, bir süre Cizre’de, bir süre de Urfa’nın Akçakale ilçesinde hapis yattım. Sonra tahliye olunca askere gittim. 2 buçuk ay askerlik yaptıktan sonra gitmemeye karar verdim çünkü devlete karşısın, devletin zulmüne maruz kalıyorsun ama yine de devletle yaşayabilir miyim olasılığını düşünüyorsun… Yine de devlete karşı silahlanmak istemiyorsun… Zor yöntemlere başvurmak istemiyorsun ve bir şekilde deniyorsun. Ben devletle yapabilir miyim, gidip askerlik yapabilir miyim, normal sıradan bir yurttaş olarak yaşayabilir miyim diye deniyorsun ve bunu denedim. Gittim askerlik yaptım iki buçuk ay. İki buçuk ayın sonunda bunu yapamayacağımı gördüm. Ben acemi birliğini Manisa’da yaptım ve orada subaylar, yüzbaşılar, bölük komutanları, tabur komutanları falan hep oradaki gençlerin Kürdistan dağlarında PKK’ye karşı savaşacaklarını söylüyorlardı. Aslında PKK demiyorlardı, gidip Cudi’yi yeniden alacaklarını, Gabar’ı alacaklarını, oralara Türk bayrağını yeniden dikeceklerini, adate bütün bölge için, PKK’nin güçlü olup savaştığı bölgeler için sivil ayrımı yapmadan, sanki düşmandan bahsederiyorlarmış gibi bir algı, bir milliyetçi söylemden söz ediyoruz.

Bu senin için çok zor bir durum olmalı…

Elbette. Ben kalkıp silahlanıp dağa çıkamazdım. PKK’ye karşı savaşamazdım. Sevdiğim insanlara karşı savaşamazdım. Dolayısıyla ben iki buçuk ayın sonunda askere geri dönmedim ve Kürt hareketinin ENRK dediğimiz, sivil ama illegal, PKK’ye daha çok eleman kazandıran, onların mali yapısını güçlendiren, sivil alanda, Mersin ve Adana’da şehir örgütlenmesinde yer aldım. 1997’in sonunda yeniden yakalandım.   Yine benzer işkenceler… PKK üyeliğinden ceza aldım ve 7 yıl hapis yattım. 2004’ün Kasım ayında tahliye oldum. 1998-99, 2000’li yıllar Kürt hareketinin kendi içinde mücadele stratejisi ve taktiği açısından tartıştığı bir dönemdi. Abdullah Öcalan 1999 yılında yakalanmıştı. Farklı ve daha değişik nasıl mücadele edebiliriz, daha etkin nasıl mücadele verebiliriz konusunda tartışmaların yaşandığı bir dönem aslında… 2000’li yılların başı benim de Tolstoy, Martin Luther, Gandi okuduğum, biraz sivil itaatsizlik okumaları yaptığım bir dönem…

Cezaevindesin…

Evet içerdeyim, hapisteyim… Okumaya daha çok zamanım vardı. Arkadaşlarla, cezaevindekilerle, birlikte yattığım arkadaşlarla tartışıyordum.

Kitapların cezaevine girmesi rahat mıydı?

Tabii rahattı… Problem olmuyordu. Ve en önemlisi bu dönemde kendimi düşünmeye başlıyorum. Yani 90’lı yılları düşünmeye başlıyorum… Şiddetin bir sarmal haline geldiğini görüyorum. Tam da o dönemler Filistin-İsrail sorununun da güncel olduğu bir dönem… Ve hep başa geliyorsun. Yani mesela PKK ile devlet arasında birkaç kez gayri resmi  ateşkesler yapıldı. Fiilen ateşkesler ilan edildi ama ateşkesten sonra yine hep başa dönüldü ve bir süre sonra yeni bir ateşkes, yeni ve yine gizli yürütülen bir başka müzakere süreci.. Ama sonuçta yeniden bir savaş ve yeniden bir müzakere. Dolayısıyla bunun bir kısır döngü halini aldığını görmeye başlıyorum. Ve en önemlisi haber okuyorsun, mesela tramva geçiren asker haberlerini okuyorsun. Sadece tramva geçiren asker haberleri yok, savaşan gerillalar da ciddi tramvalar yaşıyorlar. Veya sivil insanlar daha büyük tramvalar yaşıyor. Bunu görüyorsun.. Bir de yaşadığım işkenceleri biliyorum. Dolayısıyla bu kısır döngü içinde şiddet örgütleyen veya silahlı mücadele yürüten Kürt hareketiyle birlikte mücadele etmenin benim fikirlerime uygun olmadığına karar verdim. 2004’ten itibaren sivil itaatsizlik biçiminde, şiddetsizlik ve insan hakları söylemi üzerinden bir çaba içinde olmaya karar verdim. Karar verdim ama cezaevindeydim, bunu uygulama şansım yoktu. 2004’te hapisten çıktığımda kelepçelenerek askere götürüldüm. Aslında devlet beni askere götürerek bir şekilde kendi vicdani ret mücadelemin önünü açmış oldu.

O güne kadar aslında bir asker kaçağıydın. Bir vicdani retçi değildin…   

Hayır cezavindeydim zaten. Beni aldılar, götürdüler ben de askerlik yapmayacağımı söyledim. Vicdani reddimi de askeri kışlada açıkladım. Zaten o zamana kadar da kimseyi tanımıyordum. Bizim antimilitarist hareketten kimseyi tanımıyordum. Bir kaç haberden vicdani reddi biliyordum. Osman Murat Ülke’nin hikayesini çok az biliyorum o tarihte… Mehmet Bal’ın hikayesini, cezaevinde yaşadığı mağduriyeti biraz biliyordum. Vicdanin retçilerin askerlik yapmak istemezken askeri elbise giymediğini biliyordum. Böyle bir kaç şey üzerinden biliyordum ve askere götürüldüm… Orada askerlik yapmacağımı, vicdani retçi olduğumu ifade ettim.

Peki tepkileri ne oldu? Ne yaptılar sana?

Yapmak zorundasın dediler. Kaba dayağa falan başvurmadılar, yapmak zorundasın dediler ben de yapmayacağımı ifade ettim. Bu sefer yeniden yargılanacağımı, hapse gireceğimi, çok uzun yıllar yeniden hapis yatacağımı söylediler, böyle tehdit ettiler… ben de bunlara rağmen uzun süre hapiste yatma pahasına olsa da bunu yapmayacağımı söyledim. Kimseye silahla karşı durmak istemediğimi ifade ettim. Onlar da hakkaten öyle yaptılar. Yargıladılar ve hapse attılar.

2004’te mi açıkladın vicdani reddini?

Evet 2004 yılında, Beşiktepe Askeri Kışlası’nda açıkladım.

Ardından yeniden tutuklanma…

Yeniden askeri cezaevine götürüldüm. Bir ay yattım. Bu süreçte babam ziyaretime geldi. Ben ona durumu anlattım. O gitti İstanbul İnsan Hakları Derneği’yle görüştü. Onlar vicdani retçi arkadaşlarla diyalog kurdular çünkü İstanbul İnsan Hakları Derneği’nde vicdani retçi bir arkadaşımız yönetimdeydi o tarihte. O antimilitarist vicdani retçi arkadaşlara ulaştı. Onlar da bir avukatla görüştüler. Ben cezaevindeyken bir avukat geldi benimle görüştü. Böyle diyalog kurdum. İlk kez Askeri Mahkeme’de gördüm vicdani retçi arkadaşları. Askeri Mahkeme’nin duruşma salonunda  tanıştım onlarla. İlk duruşmada da zaten tahliye oldum. Ardından arkadaşlarla birlikte İstanbul’a gittik.

Ardından İstanbul’da yeni bir mücadeleye başladın…

Evet, İstanbul’da şiddetsiz yeni bir mücadele… İnsan Hakları Derneği’nde 2006-2007’de İstanbul Şube’de yönetim kurulu üyeliği yaptım yaklaşık 2 yıl… 2 yıl yapamadım çünkü 2006’nın sonunda vicdani retçi olduğum için yeniden yakalandım. O tarihte yargılama sürüyordu. Yargıtay cezayı bozmuştu. Ben de Çorlu Askeri Mahkemesi’ne avukat ve vicdani ret hareketinden arkadaşlarla birlikte ifadeye gitmiştim. 2006’nın Aralık ayıydı. Gittik orada ifade verdik. Orada yine tutuklandım. Askeri cezaevine götürüldüm. Bir süre kaldım sonra tahliye oldum. Tahliye olur olmaz yine kelepçeleyip askeri kışlaya götürdüler. Kışlada bir kaç gün kalıp sonra  disiplin cezaevinde biraz kabadayak… Tek tip elbiseyi giymemi istediler. Bugün de Türkiye’de tek tip elbiseler halen aktüel. Askeri cezaevlerinin tümünde eskiden beri tek tip denilen bu uygulama var. Askeri nizam çerçevesinde askeri cezaevleri örgütleniyor. Hem disiplin cezaevleri hem de diğerleri.. Ben de bunu kabul etmeyince kabadayağa maruz kaldım ama yine de kabul etmedim ve tek tipleri giymedim. Bu kararlılığımı görünce bu sefer tek tip giydirmekten vazgeçtiler ama 2004’le 2008 arasında toplam 17 ay hapis yattım ve bu 17 ayın yarısını hücrede geçirdim. Askeri nizama göre sakal traşı olmadığım için, saç traşı olmadığım ve tek tipleri giymediğim için cezaevinde kaldığım sürenin büyük kısmı hücrede geçti. Ama yine de giymedim.

Ardından hukuki bir süreç başladı…

Evet, 2008’de bu sefer vicdani ret konusu, Mehmet Tarhan’ın tutuklanması üzerine bizim Türkiye’deki vicdani ret hareketinin ortak yaptığı kampanyalar neticesinde, bir uluslararası kampanyaya dönüştü. Benim yargılanmam ve tutuklanmam da Türkiye’de ve uluslararası alanda bir kampanyaya dönüştü. Bunlar tabi Türkiye’de hem askerliği gündem yaptı, askerlikten kaynaklı problemleri gündem yaptı hem de vicdani retti daha görünür kıldı. Uluslararası kurumlar mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi Osman Murat Ülke davasından 2005’te mahkum etti… Bizim davalarımız AİHM’e gitti…

Hangi noktada AİHM’e gittin?

2005 yılında başvurdum ben. Mehmet Tarhan daha sonra AİHM’e gitti. Diğer arkadaşlar Mehmet Bal, diğer vicdani retçi arkadaşlar AİHM’e gittiler… Dolayısıyla Osman Murat Ülke kararıyla birlikte Avrupa Konseyi Türkiye’ye vicdani ret hakkının kabulü için zaman zaman kimi görüşmelerinde bunu dile getirerek baskı yaptılar. Hatta vicdani reddi kabul etmemeleri durumunda bir dizi yaptırıma maruz kalabileceğini ifade ettiler. Bir de Türkiye’de bizim gözaltına alınmamız, yargılanmamız Af Örgütü gibi, Uluslararası Savaş Karşıtları örgütü gibi, BM gibi örgütlerin dikkatini çekti. Hatta BM İnsan Hakları Komitesi 2007 yılında benimle ilgili kararı var. Uluslararası Savaş Karşıtları örgütünün BM’ye yaptığı başvuru neticesinde benim hakkımda verdiği kararlar var. Çok açık bir şekilde Türkiye’nin uluslararası sözleşmelere uymadığını ve ihlal ettiğini ifade eden kararlar. Türkiye’yi imzaladığı sözleşmelere uymaya çağırdılar.  BM Komisyonu’nun raporu 2007 tarihinde yayınlandı. Tabi bütün bunlar yaşanınca Türkiye’deki gençler arasında vicdani reddin popülaritesi arttı. Türkiye’de barış talebinin, antimilitarist hareketin kendisini vicdani ret üzerinden daha net ifade etmesi süreci başladı. Bunun önüne geçmek için, vicdani reddi görünür olmaktan uzaklaştırmak için bu sefer bizlere 2008’den itibaren, bana, Mehmet Bal’a ve diğer arkadaşlara çürük raporları vermeye başladılar.

Yani devletin bulduğu çözüm çürük raporu oldu…  

Evet, devlet çözümü bunda buldu. Aslında biraz da çözümsüzlüğü. Hem susturma hem de vicdani reddi görünür olmaktan uzaklaştırmak amacıyla böyle bir şey yaptı çünkü bizim tutuklanmamız bir kısır döngü haline gelmişti. Bu kısır döngüden çıkışın tek yolunu böyle buldular. Çünkü bizim talebimiz olan vicdani red hakkını kabul etmeyi istemediler. Devlet bizim istediğimiz gibi çözmek istemedi…

Uluslararası alanda da rahatsız oldular…

Evet, uluslararası taahhütleri yerine getirmek istemediği için… ama bir yandan da bir kriz haline geliyordu, bir problem haline geliyordu. Bu krizden çıkış yolu olarak da çürük raporları vermeye başladılar. Bana da 2008’in ortasında çürük raporu verdiler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne iki kez başvurdun, değil mi?

Biri vicdani retçi olduğum içim. 2005’te gittiğim, yukarıda bahsettiğim süreç. 17 ay hapis yattım ve bu süreçte hem psikolojik hem de fiziki işkenceye maruz kaldım. AİHM 2012’de karar verdi ve Türkiye’yi düşünce ve ifade özgürlüğünü ihlalden, kötü muameleden, adil yargılamamaktan mahkum etti. Ancak Türkiye daha önce benzer kararlarda olduğu gibi, Osman Murat Ülke, Mehmet Bal, Mehmet Tarhan davalarında ve benim davamda bu kararlar olmasına rağmen mevzuatını değiştirmedi. Mevzuatı olduğu gibi koruyor ve insanları hala zorla, baskıyla askere alıyor. Zorla ve baskıyla kamu hizmeti sunarken alternatif sunmuyor insanlara. Diyor ki sen gelip askerlik yapmak zorundasın. İkinci davam, 2006 yılında İsrail hükümeti Lübnan’ı kuşatarak saldırmıştı. O tarihte bazı İsrailli askerler Lübnan saldırısına katılmak istemediklerini ifade ettiler. Biz askeriz, kendi ülkemizi korumak için askerlik yapıyoruz, başka bir ülkenin topraklarına saldırıyı kabul etmiyoruz dediler ve bunun için karşı çıktılar. O zamanın İsrail hükümeti de bu insanları yargılamaya başlamıştı ve hapis tehdidiyle karşı karşıya kaldılar. Biz de Türkiyeli savaş karşıtları olarak İstanbul’da, İsrail Konsolosluğu önünde basın açıklaması yaparak İsrail’in vicdani retçilere karşı tutumunu kabul etmediğimizi ve Lübnan saldırısını kınadığımızı ifade ettik. İsrail’in vicdani retçiler üzerindeki baskısının sona ermesi gerektiğini söyledik. Son olarak da herkesi askerliği reddetmeye çağırdığımı ifade ettim. Bunun üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hakkımda soruşturma başlattı, yargılandım ve halkı askerlikten soğuttuğum iddiasıyla 5 ay hapis cezası aldım. 2012’de Doğu Beyazıt’ta bir otelde uyurken, sabah vakti kapımı çaldılar ve beni hapse götürdüler. Yaklaşık 50 gün hapis yattım. Sonra çıkardıkları yasal bir düzenlemeyle denetimli serbestlik diye bir şey uydurdular, 100 gün yatmak gerekirken, 50 günün sonunda eve en yakın polis karakoluna gidip imza vermek koşuluyla bırakıldım ve o cezayı bitirdim. Bu süreci de AİHM’e taşıdım ve bu davadan da Türkiye mahkum oldu.

Yargılamalar ve mahkemlerle geçen bir hayat…

Evet, ben daha sonra halkı askerlikten soğutma iddiasıyla bir kaç sefer daha yargılandım. Birinde Ankara’da yapmış olduğum bir basın açıklaması nedeniyle 6 ay hapis yedim ama o cezanın geri bırakılması kanunu bağlamında geri bırakıldı. Yine Eskişehir’de yargılandım aynı iddiayla ama orda beraat ettim. Yine Türkiye’de 90’lardan bu yana yayın hayatını sürdüren savaşkarşıtları.org sitesi nedeniyle defalarca yargılandım, onlardan da beraat ettim. Ama halkı askerlikten soğutma maddesi halen varlığını sürdürüyor. Bundan dolayı yargılanan arkadaşlar var. Böyle tuhaf bir durum. Zaman zaman mahkemeler o günün şartlarına göre uluslararası mevzuata çok uygun kararlar veriyorlar, hatta AİHM kararlarına atıfta bulunup beraat kararı verebiliyorlar. Zaman zaman da AİHM kararları ve Türkiye’nin taraf olduğu bütün sözleşmeleri görmezden gelerek o günün şartlarında, o günün poliitik şartlarında ceza verebiliyorlar.

Peki ne oldu daha sonra? Devletin size verdiği çürük raporlarından sonra susmadınız, vicdani ret mücadelesine devam ettiniz. Bu adım mücadelenize yeni bir boyut getirdi mi?

Türkiye’de ben vicdani retçi olduğumda 60 civarında vicdani retçi vardı. Bugün 1000’in üzerinde vicdani retçi var. Vicdani retçi sayısı artmış durumda ve askerlik daha çok sorgulanır oldu. İnsanlar hakkaten bir çok genç, bir çok aile çocuğunu askere göndermek istemiyor. Sadece bugün değil geçmişte de bu böyleydi. Benim varoluşum sadece vicdani ret üzerinden değil, sadece devletin şiddetine maruz kaldığım için veya devletin şiddetine karşı çıktığım için değil, hayatın her alanında ciddi insan hakları ihlalleri yaşanıyor Türkiye’de. Bana çürük raporu verdiler ama bir çok arkadaşımız mesela Mehmet Tarhan hakkında bugün yakalama kararı var. 11 ay hapis yattı. Osman Murat Ülke devleti mahkum etmesine rağmen bugün askerlik problemi çözülmüş değil. Başka arkadaşlar da var. Mesela vicdani retçi olduğu için yargılanan, para cezasıyla karşı karşıya kalan veya zaman zaman yol kontrollerinde gözaltına alınan arkadaşlar var.

İnsan hakları ihlalleri devam ediyor…

Evet, Türkiye’de askerlik problemi veya zorunlu askerlik müessesesi sadece vicdani retçileri mağdur etmiyor. Aynı zamanda asker kaçakları veya bakaya olan onbinlerce genci mağdur ediyor. Mesela Türkiye’de asker kaçağı sayısının 1 milyona yaklaştığı dönemler oldu. Bedelli askerlik uygulamalarıyla bunu azaltmaya çalışıyorlar ama bugün de sanıyorum dört yüz binin üzerinde asker kaçağı veya bakaya durumunda olan insan var. Sadece asker kaçakları bu zorunlu askerlik müessesinden mağdur değil, aynı zamanda zorunlu askerlikten ötürü gençler 20 yaşlarında veya bir şekilde okul okuyanlar tecil ederek bunu, yani tam işe başlayacakları tarihte askere gitmek zorundalar. Bir şekilde 12 ayları devlet tarafından gasp ediliyor. Ve devlet bir şekilde hayatlarından bir yılı çalıyor. Devlet, bu insanlara zorunlu kamu hizmetini askerlik diye dayatırken alternatif hizmetler sunmuyor. Böyle olunca da çok ciddi insan hakları ihlalleri yaşanıyor.

Bundan ötürü hem askere alınan insanlar mağdur oluyor, hem aileleri mağdur oluyor ve çevreleri üzerinde ciddi bir şiddet duygusu gelişiyor. Dolayısıyla bütün bu ihlallerin sona ermesi için biz Türkiye’de vicdani ret hareketi ve antimilitarist hareket olarak bir kaç sefer zorunlu askerlik uygulamasının sona ermesi için kampanyalar yaptık. Vicdani ret hakkının tanınması için kampanyalar yaptık. Yine uzun yıllar 155 olarak bilinen, daha sonra 2005-2006’dan sonra 318 olarak kanunda yer alan halkı askerlikten soğutma suçundan, askerleri veya orduyu eleştirince insanlar yargılandı.

Sen de yargılananlar arasındasın, değil mi?

Evet, 318’den ben de yargılandım. Bu ilgili maddenin ortadan kalkması için mücadele ettik. “Öldürmeyi Reddetmek Suç Değildir, 318’e Hayır” isimli kampanyalar yaptık. Bugün aslında baktığınızda bütün bu maddeler halen varlığını sürdürüyor. Bugün de 318 madde olarak var. Biraz daha çerçevesini daralttılar daha sonra… 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra AKP’nin OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnameler iktidarıyla birlikte bunu yeniden tedavüle sokmuş durumdalar. Vicdani retçiler üzerindeki baskılar arttı. Asker kaçakları üzerindeki baskılar arttı. Hatta belki de Türkiye’de ilk kez Savunma Bakanlığı tarafından bütün işyerlerine ve şirketlere, holdinglere yazılar gönderilerek asker kaçaklarını çalıştırmayın, çalıştırırsanız çeşitli hapis ve para cezaları veririz diye tehditler yapıldı. Dolayısıyle bugün baktığımızda aslında baskı ciddi olarak artmış durumda.

Özet olarak gitgide kötüleşen bir süreç var…

Kötüleşen bir süreç var ama buna rağmen Türkiye’de vicdani retçiler mücadele ediyor. Ben sadece bir vicdani retçi olarak değil, aynı zamanda bir insan hakları savunucusu olarak Kürtlerin maruz kaldığı hak ihlallerine karşı da mücadele ediyorum. Bir çok arkadaşımız benzer durumda. Yine mesela 2015’ten başlayarak Kürdistan’da devlet çok ciddi bir şiddet örgütlenmesi içinde…

İkinci bölümüyle yarın devam edecek…