Paris, genellikle bir aşk kenti olarak bilinir. Âşık olanların koşa koşa gittiği, romantik akşamlar geçirdiği bir şehirdir çokları için. Özellikle akşamları ışıl ışıl sokakları ve köprüleriyle sevgililerin el ele dolaşabileceği, şık restoranlarında şahane bir akşam yemeği yiyip Fransız şarabı eşliğinde romantik saatler geçirebileceği bir kenttir Paris.
Ama Paris, bir taraftan da Fransız Devrimi’nin başladığı şehirdir. Dar, karanlık sokaklardan aydınlık yarınlara geçişin simgelerinden biridir. Tarihi ayaklanmaların merkezidir. Binlerce insanın mücadele ettiği sokakları, köprüleri ve görkemli yapılarıyla hep merak etmişimdir Paris’i.
Annecy’den Helin’le birlikte yaklaşık beş saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından Paris’e ulaştık. Kiraladığımız ev, Opéra Garnier’nin bulunduğu sokaktaydı.
İlk kez gittiğim şehirler beni hep heyecanlandırır. Bir an önce kendimi sokaklara atıp keşfetmeye başlama telaşım, Helin’in sakinliğiyle hep çatışır. Neyse ki yıllar içinde ben biraz sakinleşmeyi, Helin de bana ayak uydurup biraz hızlanmayı öğrendi.

Paris, yalnızca Eyfel Kulesi’nden ibaret değil elbette. Hatta açıkçası, Paris’te görmek istediğim yerler arasında Eyfel Kulesi son sıralardaydı. Ben daha çok tarihî binaları, müzeleri, sokakları, köprüleri ve özellikle kafeleriyle tatlılarını merak ediyordum. Bir de elbette Fransız şaraplarını! Noel zamanı gittiğimiz Paris’te, akşamları Noel pazarlarını gezmek de planlarımız arasındaydı.

Görmek istediğim yerlerin listesi o kadar kabarıktı ki Helin’le birlikte beş günlük programımıza sığdırabilmek için Paris’i bölgelere ayırarak gezmeye karar verdik. Çok şanslıyım; çünkü çok iyi bir tur rehberiyle geziyorum. Helin’in Fransızcasını ilerletmiş olması da en çok benim işime yaradı açıkçası.
Aramızda kalsın!
PARİS’İN TARİHİ; 2000 YILLIK BİR ŞEHRİN HİKAYESİ
Paris’in tarihi 2.000 yıldan daha eskiye uzanıyor. Paris’in adı, bölgede yaşayan Parisii adlı Galya Kelt kabilesinden geliyor. Parisii’lerin asıl büyük yerleşiminin bugünkü Île de la Cité’de mi, yoksa Paris’in dışında, bugünkü Nanterre civarında mı bulunduğu konusu uzun süre tartışıldı. Ancak araştırmacılar daha çok Nanterre civarında bulunduğu düşünüyor..
MÖ 52 yılında Julius Caesar’ın Galya seferleri sırasında bölge Roma egemenliğine girdi. Romalılar daha sonra buraya Lutetia adını verdikleri Gallo-Roman bir kent geliştirdiler. Kent özellikle Seine nehrin sol kıyısında büyüdü. Günümüzde Latin Quarter olarak bilinen bölgede Roma döneminden kalan izler hâlâ görülebiliyor.
Bugün dünyanın en romantik şehirlerinden biri olarak gördüğümüz Paris’in altında, Roma İmparatorluğu’nun izleri hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Roma İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra Paris, Frank krallıkları döneminde önemini korudu. Fakat Paris’in gerçek anlamda büyük bir siyasi ve kültürel merkez haline gelmesi Orta Çağ’da gerçekleşti. Özellikle Capet Hanedanı döneminde Paris, Fransa’nın siyasi merkezi haline gelmeye başladı. Seine Nehri’nin iki yakasında şehir hızla büyüdü. Kiliseler, manastırlar, pazarlar, üniversiteler ve ticaret merkezleri ortaya çıktı. Ve Paris’in tarihindeki en önemli yapılardan biri yükselmeye başladı: Notre-Dame de Paris.
Bugün Notre-Dame’ın bulunduğu Île de la Cité’yi gezerken aslında Paris’in yaklaşık 2.000 yıllık tarihinin üzerinde yürüyorsunuz. İnanılmaz bir deneyim.
PARİS VE FRANSIZ DEVRİMİ
Paris’i yazıp Fransız devriminden bahsetmemek olmaz. Paris tarihinin en büyük kırılma noktalarından biri kuşkusuz 1789 Fransız Devrimi.
Fransız Devrimi, 1789’da Fransa’da mutlak monarşiye, ayrıcalıklı sınıf düzenine ve ağır ekonomik eşitsizliklere karşı başlayan büyük bir toplumsal ve siyasal dönüşümdü.
14 Temmuz 1789’da Paris halkının Bastille Hapishanesi’ni ele geçirmesi, devrimin simgesi haline geldi.
“Liberté, Égalité, Fraternité” yani; “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” düşüncesiyle şekillenen devrim, yalnızca Fransa’nın yönetim biçimini değiştirmekle kalmadı; insan hakları, vatandaşlık, hukuk önünde eşitlik ve halk egemenliği gibi fikirlerin Avrupa’ya ve dünyaya yayılmasında da önemli bir dönüm noktası oldu. Ancak devrim aynı zamanda büyük bir şiddet ve siyasi hesaplaşma dönemine dönüştü; özellikle Terör Döneminde binlerce insan giyotinle idam edildi. Sonunda monarşi yıkıldı ve Fransa Cumhuriyetle yönetilmeye başladı.
Bugün Paris’in sokaklarında dolaşırken gördüğümüz pek çok meydan ve bina, bir zamanlar özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği için ayağa kalkan ve hayatını kaybeden insanların hikâyesini taşıyor.
Fransız Devrimi’nin simgesi haline gelen “Liberté, Égalité, Fraternité – Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganı, aradan geçen yüzyıllara (237 yıl ) rağmen bugün hâlâ anlamını koruyor.
1789’da Paris sokaklarında yükselen genç ve yetişkin seslerle, bugün kendi hakları, gelecekleri ve daha iyi bir eğitim ortamı için seslerini yükselten liseli gençlerin eylemlilik hali arasında doğrudan bir tarihsel özdeşlik kurmak belki mümkün değil; ama bir benzerlik dikkat çekici:
Gençler, kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olmak istiyor. Kendi hak ve özgürlükleri, için eğitimde fırsat eşitliği ve gelecekleri için bir mücadele ediyorlar. Ve bu mücadele tıpkı Fransız ihtilalinde olduğu gibi önce Fransa geneline daha sonra birçok Avrupa ülkesine de yayıldı. Kıvılcım yine Paris’te ateşlendi.
“Yüzyıllar değişiyor, koşullar değişiyor; ama kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olmak isteyen gençlerin sesi, bir kez daha Paris sokaklarından yükseliyor.”
APOLÉON DÖNEMİ
Fransız Devrimi’nin ardından gelen siyasi çalkantıların sonunda Napoléon Bonaparte iktidara geldi. Napoléon Paris’i yalnızca Fransa’nın başkenti olarak değil, Avrupa’nın en görkemli şehirlerinden biri olarak görmek istiyordu. Bu dönemde anıtsal yapılar ve geniş caddeler önem kazandı. Bugün Paris’in en ünlü simgelerinden biri olan Zafer Takı denilen Arc de Triomphe de Napoléon döneminin miraslarından biridir.
Paris’i gezerken şehrin farklı noktalarında Napoléon’un heykellerine ve büstlerine rastlıyorsunuz. Bunlar, Fransa tarihine damgasını vuran bu askerî liderin ve imparatorun Paris’in mimarisinde, anıtlarında ve tarihsel hafızasında bıraktığı izin hâlâ yaşadığını gösterir.
PARİS’İ PARİS YAPAN ADAM: BARON HAUSSMANN
Paris’te gezdiğimiz, gördüğümüz geniş bulvarları, düzenli caddeleri, aynı yükseklikteki krem renkli apartmanları ve Paris’in karakteristik görüntüsünü büyük ölçüde Georges-Eugène Haussmann dönemine borçluyuz.
19.yüzyılın ortalarında Paris çok farklı bir şehirdi. Dar, karanlık ve çoğu zaman sağlıksız sokakları vardı. Şehirde salgın hastalıklar yaşanıyordu. 1832’de büyük bir kolera salgını meydana gelmişti. Paris’in nüfusu da bir milyonu aşmıştı. Napoléon III, Paris’i baştan aşağı değiştirmek için 1853’te Haussmann’ı Seine Valisi olarak görevlendirdi.
Bir adam tek başına ne yapabilir? diye düşünenlere Haussmann ‘ı örnek gösterebilirsiniz.
Haussmann döneminde; yaklaşık 64 kilometre yeni cadde açıldı, yaklaşık 25.000 ev yıkıldı, yeni bulvarlar oluşturuldu, kanalizasyon sistemi geliştirildi, parklar ve meydanlar yapıldı, yeni kamu binaları inşa edildi, Paris’in çevresindeki bazı yerleşimler şehre dahil edildi.
Tam da seçim döneminin yaklaştığı ve ilçelerimizde park yaptı ya da çöpleri topladı diye övünen belediye başkanlarına Haussmann’ı tanıtmak isterim. Üstelik 148 yıl önce.
Paris’in kanalizasyon ağı da büyük ölçüde bu dönemde modernleştirildi; 1850’de yaklaşık 100 km olan kanalizasyon ağı 1878’de yaklaşık 600 km’ye ulaştı. Tüm KKTC’nin neredeyse 3 katı.
Ancak; Haussmann’ın yaptığı değişim yalnızca olumlu bir hikâye değildi. Haussmann’ın Paris’i sadece bir şehircilik projesi değil, aynı zamanda siyasi bir projeydi. Geniş bulvarlar sayesinde şehir içinde ulaşım kolaylaşırken, Paris’in dar sokaklarında barikat kurarak ayaklanma düzenlemek de zorlaşmıştı. Paris’te binlerce eski ev ve dar sokak ortadan kaldırıldı. Orta Çağ’dan kalan Paris’in önemli bir bölümü yok oldu. Yani bugün dünyanın hayranlık duyduğu Paris, bir anlamda eski Paris’in büyük ölçekte yıkılması pahasına yaratıldı.
Eminim eski evler ve sokaklar yıkılmasa bugün Paris çok daha güzel bir kent olurdu.
PARİS’TE SANAT
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Paris, dünyanın dört bir yanından sanatçıları, yazarları ve entelektüelleri kendine çekmeye başladı.
Özellikle: Montmartre ve Montparnasse semptleri sanatçıların, ressamların, yazarların ve bohem hayatı benimseyen sanatçıların buluşma noktaları haline geldi. Paris’in iki ayrı sanat mahallesi vardı: Montmartre ressamların ve bohemlerin, Montparnasse ise yazarların, entelektüellerin ve dünyanın dört bir yanından gelen sanatçıların buluşma noktasıydı.
Empresyonistler, Pablo Picasso, Henri de Toulouse-Lautrec, Modigliani, Hemingway, Fitzgerald gibi pek çok sanatçı ve yazar Paris’in kültürel hayatında iz bıraktı.
Hemingway’in Paris’teki yıllarını anlattığı kitabının adı “A Moveable Feast” (Paris Bir Şenliktir). Paris’in özellikle Montparnasse dönemini anlamak için çok güzel bir referans.
Paris artık yalnızca Fransa’nın değil, dünyanın kültür ve sanat başkentlerinden biri olarak anılmaya başladı. Halen de öyle.
PARİS’TE GEZDİĞİMİZ YERLER

Arc de Triomphe ile Eyfel Kulesi’ni birbirine bağlayan tarihî eksen, Louvre’dan başlayıp Tuileries, Champs-Élysées ve Zafer Takı üzerinden La Défense‘a kadar uzanıyor.
İlk gün Helin ile Paris sokaklarını keşfettik. Her sokak, her mağaza adeta birbiri ile yarışırcasına noel süsleri ile süslemişti mekanlarını. Özellikle Paris ile özdeşleşen özel markalar. Her köşe başında noel ağaçları. Özellikle galerilerin içleri görülmeye değerdi. Gündüz başka akşam bir başka güzeldi Paris sokakları. İlk akşam Paris’in Jardin Des Tuileries’deki en büyük Christmas market’ine gittik. Dönme dolapları, tatlılar, sıcak şarapları ile çok güzeldi.

5 günlük programımızda yüzlerce müze arasından birkaç tane seçmek zorundaydım. Paris için müze seçerken yalnızca “en ünlü” olanları değil, Paris’in tarihini, Fransız sanatını ve Fransız kültürünü anlatanları da düşünmem gerekiyordu. İlk müze elbette Louvre Museum’du.

MUSÉE DU LOUVRE (LOUVRE MÜZESİ )
Eski bir kraliyet sarayı olan Louvre, 8 yüzyıllık Fransız tarihiyle iç içe. Mona Lisa, Venus de Milo, Semadirek Nike’si gibi dünyaca ünlü eserlerin yanı sıra Mısır, Yunan, Roma, İslam ve Avrupa sanatına ait yaklaşık 38 bin eser sergileniyor.
Louvre Müzesi Paris’in kalbinde, Seine Nehri’nin kıyısında yer alan dünyanın en büyük ve en çok ziyaret edilen müzelerinden biridir. Fakat Louvre’u asıl ilginç yapan yalnızca içindeki sanat eserleri değil, kendisinin de Fransız tarihinin önemli bir parçası olmasıdır.

Louvre’un hikâyesi 12. yüzyılda başlıyor. Kral II. Philippe Auguste döneminde Paris’i savunmak amacıyla burada bir ortaçağ kalesi inşa edildi. Zaman içinde kale genişletilip değiştirildi ve özellikle 16. yüzyıldan itibaren Fransız krallarının saraylarından biri haline geldi.
Krallar Louvre’da yaşarken saray sürekli büyütüldü. I. François, Rönesans sanatına büyük ilgi gösteriyor ve İtalya’dan sanat eserleri getirtiyordu. İşte bu dönemde Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sı da Fransız kraliyet koleksiyonuna girdi.

Bir zamanlar yalnızca kralların ve sarayın görebildiği sanat eserleri, Fransız Devrimi’nin ardından 1793 yılında halkın ziyaret edebileceği bir müzeye dönüştü. Louvre böylece yalnızca bir müze değil, sanatın saraylardan halka doğru yolculuğunun da sembollerinden biri oldu.
Louvre Müzesinin en ünlü eserlerinden bazıları: Leonardo da Vinci – Mona Lisa, Venüs de Milo, Semadirek Nike’si, Eugène Delacroix – Halka Önderlik Eden Özgürlük, Jacques-Louis David, Napoléon’un Taç Giyme Töreni.

Louvre’un avlusunda 800 yıllık bir tarih ile modern mimari yan yana duruyor. Bir tarafta Fransız krallarının sarayı, diğer tarafta camdan yükselen çağdaş bir piramit… Paris’in geçmişle geleceği aynı karede buluşturma becerisi belki de tam olarak burada görülüyor. Mimar I. M. Pei tarafından tasarlanan cam piramit 1989’da açılmış.
Louvre Müzesini gezerken yüzlerce yıl önce yapılan eserler karşısında büyülenmemek imkansız. Louvre’a girdiğinizde aslında yalnızca bir müzeye değil; Fransa’nın krallardan devrime, saraylardan halka ve geçmişten bugüne uzanan tarihinin içine giriyorsunuz.

Paris’te gezdiğimiz müzelerin biletlerini önceden internetten aldık. Bu her zaman için çok daha iyidir. Louvre Müzesini gezdikten sonra aynı gün Öğleden sonra Orsay müzesine de biletlerimiz vardı.
Louvre Müzesinden Orsay Müzesine kadar Paris’in en güzel kısa yürüyüşlerinden birini yapmış oluyorsunuz. 25-30 dk Seine nehri boyunca yürüyüp Pont des Art (Sanatlar köprüsü; yalnızca yayaların kullandığı tarihi köprü) köprüsünden geçiyorsunuz. Paris’in ilk metal köprüsü Louvre ile İnstitut de France’ı birbirine bağlıyor. İnstitut de France’in yanında ise Monnaie de Paris (Paris Darphanesi) var. Bu binalar yüzlerce yıllık tarihin izleri gibi.

Yol üzerinde kitapçılar, hediyelik eşya satan standlar var. Ben gezdiğim yerlerden küçük hatıralar almayı çok seviyorum.

MUSÉE D’ORSAY – ORSAY MÜZESİ
Orsay müzesinin dıştan görünüşü çok ihtişamlı bir bina. Seine Nehri’nin kıyısında, Tuileries Bahçeleri’nin karşısında yer alıyor. Müzenin en sıra dışı özelliği ise başlangıçta müze olarak yapılmamış olması.
Bugün dünyanın en önemli sanat müzelerinden biri olan bina, aslında Orsay Tren Garı olarak inşa edilmiş. Fransız mimar Victor Laloux tarafından tasarlanan gar, 1900 Paris Dünya Fuarı için tamamlanıp ve aynı yıl hizmete açılmış. Dönemi için son derece modern bir yapı; elektrikli trenler, asansörler ve büyük camlı yapısıyla teknolojinin geldiği noktayı temsil ediyordu. Ana salonu 138 metre uzunluğunda, 40 metre genişliğinde ve 32 metre yüksekliğinde. Fakat trenlerin giderek uzaması ve peronların yetersiz kalması nedeniyle istasyon eski işlevini kaybetmiş. 1939’dan sonra artık uzun mesafeli trenler için uygunluğunu yitirmiş.
Dolayısı ile 1973’te tarihi eser olarak koruma altına alındı.1977’de Fransız hükümeti, eski garın 19. yüzyıl sanatına adanmış bir müzeye dönüştürülmesine karar verdi. Restorasyon ve dönüşüm çalışmalarının ardından Musée d’Orsay 1986’da açıldı.
“Bir zamanlar Paris’e yolcu taşıyan trenlerin durduğu Orsay Garı, bugün insanları sanatın içine taşıyor.”
Orsay denince akla özellikle Empresyonizm (İzlenimcilik) geliyor.
Müze, ağırlıklı olarak 1848–1914 arasındaki Batı sanatını sergiliyor. Resim, heykel, dekoratif sanatlar, fotoğraf ve çizim koleksiyonları bulunuyor.
Burada: Claude Monet, Édouard Manet , Pierre-Auguste Renoir , Edgar Degas , Paul Cézanne, Vincent van Gogh , Camille Pissarro , Berthe Morisot , Gustave Caillebotte, Paul Gauguin gibi sanatçıların önemli eserlerini görebilirsiniz. Müzenin koleksiyonu Empresyonizm’in yanı sıra Post-Empresyonizm, Realizm, Sembolizm ve diğer 19. yüzyıl sanat akımlarını da kapsıyor.
Orsay Müzesi’nin en çok ilgi gören eserleri arasında Vincent van Gogh’un tabloları da bulunuyor. Van Gogh’un Paris’te geçirdiği yılları ve sonrasında geliştirdiği sanat anlayışını keşfetmek için müze oldukça önemli bir durak.
Ancak Helin’le benim için müzenin en keyifli bölümlerinden biri, favori Fransız ressamımız Claude Monet’nin eserlerinin bulunduğu bölümdü. Monet’nin renkleri, ışığı ve doğayı tuvale yansıtma biçimi bizi bir kez daha büyüledi.

Monet’nin evi ve meşhur bahçeleri, Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Giverny köyünde bulunuyor. Tablolarında gördüğümüz rengârenk çiçekler, yemyeşil bitkiler ve su bahçesinin büyüleyici manzaraları, onun evinin bahçelerinde de hayat buluyor. Helin bu güzel bahçeleri daha önce ziyaret etti; ben ise henüz gidip kendi gözlerimle görme fırsatı bulamadım. Ama Monet’nin tablolarına her baktığımda, bir gün o bahçelerde dolaşacağımı hayal ediyorum.
Orsay müzesinde Monet, Renoir, Degas ve diğer Empresyonistlerin eserleri sayesinde 19. yüzyıl Paris’inin nasıl değiştiğini adeta tablolar üzerinden izleyebiliyorsunuz.
“Louvre’da kralların ve imparatorların sanatını gördükten sonra Orsay’a geldiğinizde başka bir Fransa ile karşılaşıyorsunuz. Artık sanat sarayların duvarlarından çıkmış, sokaklara, tren istasyonlarına, kafelere, bahçelere ve sıradan insanların hayatına karışmıştır.
Paris’i anlatmaya başladığınızda kelimeler de sokaklar gibi uzayıp gidiyor. Daha görülecek meydanlar, yürünecek sokaklar, girilecek müzeler, tadılacak lezzetler ve anlatılacak hikâyeler var. Üstelik Paris’i yalnızca görmek değil, biraz da hissetmek gerekiyor.
Bu haftalık Paris yolculuğumuzu burada noktalayayım. Ama merak etmeyin, Paris’ten henüz ayrılmadık. Önümüzde Montmartre’dan Notre-Dame’a, Champs-Élysées’den Arc de Triomphe’a, Seine kıyılarından Eyfel’e uzanan başka bir Paris daha var.
Haftaya Paris’in anlatmaya devam …..
Aşkla kalın…..




