İnsan kendiyle temas etmeyi öğrenmeye başladığında, bu ilk başta iyi gelir. Nefes aldırır, korur. Ancak gün geçtikçe büyüyen iyileşme balonu, bireyi kendine daha fazla odaklanmaya teşvik ederken, bir yandan da dünyayla arasına giren mesafeyi fark ettirmeden büyütür. Kendine dönebilmek elbette gereklidir. Duygularımızı tanımak, sınırlarımızı fark etmek, zorlaşan koşullara uyum sağlayabilmek önemlidir. Ancak günümüzde bu dönüş, giderek tek yönlü bir harekete dönüşüyor. Sürekli içe bakan, iç dünyasını düzenlemek için çaba sarf eden, benliğini yönetmeye çalışan bizler için “iyi hissetmek”, bir süreçten çok sürekli güncellenmesi gereken bir göreve dönüşmeye başladı.
Kendimde ve etrafımdaki farklı yaş gruplarından insanlarda sıkça gözlemlediğim bazı pratikler var: Duyguların sıklıkla tanımlanması, kişilik analizlerinin gündelik sohbetlere sızması, içe bakma pratiklerinin yaygınlaşması ve terapi dilinin günlük hayata entegre edilmesi. Bunların nedenleri üzerine düşünürken, birçoğumuzun artık kendine içeriden değil, dışarıdan —bir gözlemci gibi— bakmaya başladığını fark ediyorum. Bu noktada iyileşme, bireyi güçlendiren bir imkândan çok, dünyayla arasına mesafe koymanın meşru bir yolu hâline geliyor. Burada Hannah Arendt’in kamusal alan üzerine düşüncelerini hatırlamak önemlidir. Arendt’e göre kamusal alan, insanların birlikte konuştuğu, görünür olduğu ve eyleme geçtiği yerdir. Oysa bugün birey, kamusal olanın ağırlığını taşıyamadığı gerekçesiyle geri çekilmektedir. Bu geri çekilme çoğu zaman bir kaçış olarak değil, ‘kendini koruma’ biçimi olarak adlandırılır. Ancak herkes kendini korumakla meşgulken, ortak alan sessizce boşalmaktadır. Sürekli bireysel iyileşmeye odaklanmak, kaçınılmaz olarak bireyselleşmeyi derinleştirir. Sorunlar ortak olmaktan çıkar, kişisel hâle gelir; çözümler kolektif değil, bireysel biçimler alır. Bireyselleşme son derece zehirli bir konfor alanına dönüşür. Günümüzde iyi olma hâli neredeyse toplumsal bir norma dönüşmüş durumda. Örneğin, bir kişi adaletsizlik ya da güvencesizlik karşısında huzursuz ve öfkeliyse, onu neyin öfkelendirdiğinden çok, nasıl tepki verdiği konuşuluyor. Öfke, nedeniyle değil; tonuyla ölçülüyor. Toplumu ilgilendiren büyük yolsuzluklar bile kolektif bir sorun olarak değil, adeta magazin diliyle ele alınıyor. Sakince geri çekilmenin, suya sabuna dokunur gibi yapıp aslında hiçbir şeye dokunmamanın ödüllendirildiği bu dönemde, maskeler takılıyor ve toplumsal sorunlara dair harekete geçme dürtüsü ‘şu an bana iyi gelmiyor’ gerekçesiyle erteleniyor. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramsallaştırması bu konuyla ilgili oldukça açıklayıcıdır. Bauman’a göre günümüz insanı, kalıcı bağlardan kaçınmaya teşvik edilir; bağlanmalar riskli hâle gelir. İyileşme söylemi de bu akışkanlığa uyum sağlar: Bağlanma yerine kişisel sınır, dayanışma yerine mesafe, ortak yük yerine bireysel denge önerilir. Böylece iyileşme, yalnızca ruhsal bir süreç olmaktan çıkar; toplumsal bağların gevşemesini normalleştiren bir araca dönüşür.
Peki, duyguların da bir ekonomisi var mıdır? Sürekli kişisel gelişim ve iyileşme pratikleri, kimler için ekonomik anlamda verimlidir? Eva Illouz, duygular ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi incelerken önemli bir noktaya işaret eder: Duygular artık yalnızca yaşanan değil; yönetilen, ölçülen ve pazarlanan şeylerdir. İyileşme dili de tam bu noktada büyük bir ekonomi yaratır. Kişisel gelişim endüstrisi, mindfulness içerikleri, farklı terapi platformları ve iyi olma uygulamaları, bireye aynı mesajı fısıldar: Sorun sende ve çözüm de sende. Bu söylem, yapısal sorunları görünmez kılar. Sosyal güvencesizlik kaygı bozukluğuyla, adaletsizlik bireysel tetiklenmeyle tercüme edilmeye başlanır. Böylece sistem, kendi yarattığı yükü bireyin iyileşme sorumluluğuna devreder. Üstelik sosyal devlet mekanizmalarının zayıfladığı koşullarda, bireyin erişilebilir ve güvenceli bir ruhsal sağlık desteğine erişimi de giderek zorlaşır. Kırılganlaşmamak adına tamamen bireysel süreçlerine odaklananların, zamanla daha da kırılganlaştığını ve pek çok alandan pasif biçimde çekildiğini gözlemliyorum. Gün geçtikçe birlikte düşünme ve birlikte itiraz etme imkânlarımız zayıflıyor. “Biz” dağıldıkça, geriye iyi ayarlanmış ama yalnız bireyler kalıyor. Sürekli duygularını yöneten, sınırlarını koruyan özne; zamanla geri çekiliyor. Tartışmalar yorucu, itirazlar yıpratıcı, politik meseleler ise “ağır” bulunuyor. Ve bu sessizlik, bilinçli bir tercih gibi sunuluyor.
Evet, kendimize bakabilmeyi öğrenmek ve kendimizle temas edebilmek son derece önemlidir. Ancak yalnızca buraya yoğunlaşarak devam etmenin neyi susturduğunu, neyi görünmez kıldığını sormamız gerekiyor. Çünkü her şey bireysel bir iç yolculuğa dönüştüğünde, dışarısı sessizleşiyor. Bu nedenle, kendimize bakan gözün kime ait olduğunu; kendimizi kimin ya da kimlerin gözüyle görüp algıladığımızı sormak anlamlıdır. Ayrıca herkesin sürekli kendine dönmesi, sessizliği yalnızca güvenli değil, doğru kılarken, birlikte kalma ihtimalimizi de ortadan kaldırmıyor mu?
Bu yazı bir iyileşme karşıtlığı değildir. Aksine, bireyin kendini anlaması için kurulan etik ilişkilere ve destek alma süreçlerine saygı duyar. Buradaki itiraz, iyileşmenin bugün dayatılan biçimine; bireyi güçlendirmekten çok onu yalnızlaştıran, sessizleştiren ve dünyadan geri çeken hâline yöneliktir.
Kaynakça
Arendt, H. (2018). İnsanlık Durumu. İletişim Yayınları
Bauman, Z. (2019). Akışkan Modernite. Can Yayınları
Illouz, E. (2024). Soğuk Yakınlıklar: Duygusal Kapitalizmin Şekillenmesi. İletişim Yayınları



