Son birkaç haftadır CyTopic YouTube kanalında (CyTopic – YouTube) Kıbrıs siyasetinin farklı taraflarından önemli isimlerle uzun uzun konuşma fırsatı buluyoruz.
Güney Kıbrıs’taki Volt’tan isimlerle, eski Kıbrıslı Türk başmüzakereci Özdil Nami ile, eski Kıbrıslı Rum başmüzakereci ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adayı Andreas Mavroyiannis ile ve daha birçok isimle yayınlar yaptık. Bazıları canlıydı, bazılarını önceden kaydettik. Yeni söyleşileri de paylaşmaya devam ediyoruz.
Benim için işin en güzel tarafı ise yalnızca önemli konukları kanala getirebilmek değil.
Bu görüşmeler sırasında biz de öğreniyoruz.
Kıbrıs sorununu yıllardır haberlerden, açıklamalardan ve siyasi tartışmalardan takip edebiliriz. Fakat masada bizzat oturmuş iki eski başmüzakereciye aynı konuları birkaç gün arayla sorduğunuzda ortaya çok farklı bir tablo çıkıyor. Çünkü bazen aynı olayı anlatıyorlar. Bazen birbirlerinin söylediklerini neredeyse doğruluyorlar.
Bazen de tam olarak aynı noktaya bakıp tamamen farklı sonuçlara varıyorlar.
Ve sanırım son birkaç haftada öğrendiğimiz ilk şey şu oldu:
Çözüm gerçekten düşündüğümüzden daha yakındı.
Özdil Nami’ye Crans-Montana’dan geriye ne kaldığını sorduğumuzda cevabı oldukça netti.
Nami, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Crans-Montana sonrasında kullandığı ifadeyi hatırlattı: “Çözüm masadaydı.”
Nami’ye göre yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet, ekonomi, Avrupa Birliği, toprak ile güvenlik ve garantilerden oluşan altı ana başlığın büyük bölümünde iki taraf arasındaki mesafe kapatılabilecek seviyeye gelmişti. Asıl mesele son aşamadaki siyasi iradeydi. Hatta kalan meselelerin siyasi irade olması halinde aylar içerisinde tamamlanabileceğini söyledi.
Birkaç gün sonra Mavroyiannis’e benzer bir soru sorduğumuzda ilginç bir şey oldu.
O da aşağı yukarı aynı yere işaret etti.
Mavroyiannis, kendisi ile Nami’nin Crans-Montana’daki son mesafenin birkaç ay içerisinde kapatılabileceği konusunda hemfikir olduklarını anlattı. Hatta ikisinin de yeterli güven ve siyasi irade olması halinde sorunun çözülebileceğine inandığını söyledi.
Çünkü Kıbrıs sorunuyla ilgili kamuoyu tartışmalarında bazen sanki iki toplumun talepleri birbirlerinden o kadar uzakmış ki ortada üzerinde çalışılabilecek hiçbir anlaşma yokmuş gibi konuşuyoruz. Fakat 2015-2017 döneminde masanın iki tarafında oturan insanlar bize başka bir şey anlatıyor.
Sorun, neredeyse çözülmüş bir denklemin son birkaç satırına tekrar dönmek.
İki eski başmüzakerecinin de korktuğu aynı belge
Belki de iki söyleşide beni en çok şaşırtan konu yeni “yakınlaşmalar belgesi” meselesiydi.
Bugün BM’nin geçmiş yakınlaşmaları yeniden derleyen yeni bir belge hazırlaması tartışılıyor.
İlk bakışta kulağa son derece mantıklı geliyor: Yıllarca süren müzakerelerde nelerin üzerinde anlaşılmış olduğunu tek bir belgede toparlayalım ve oradan devam edelim.
Fakat hem Nami hem Mavroyiannis bundan ciddi biçimde rahatsız.
Nami bize geçmiş yakınlaşma belgelerinin BM tarafından yazılmadığını özellikle vurguladı. Bunların “Kıbrıslıların sahip olduğu, Kıbrıslıların yürüttüğü” bir sürecin ürünleri olduğunu ve Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum ve BM için ayrı versiyonların bulunmadığını anlattı. İki tarafın üzerinde çalıştığı ortak belgelerdi.
Bu nedenle BM’nin şimdi yeniden bir yakınlaşma belgesi hazırlamasını anlamakta zorlandığını söyledi.
Mavroyiannis’in cevabı ise daha da sertti.
Yeni belge fikrini “felaket reçetesi” olarak nitelendirdi.
Onun korkusu şu: Eğer yıllarca üzerinde uzlaşılan maddeler tekrar masaya getirilip iki tarafa “Hangilerini hâlâ kabul ediyorsunuz?” diye sorulursa, taraflar doğal olarak hoşlarına giden yakınlaşmaları koruyup fedakârlık yaptıkları maddeleri yeniden açmak isteyecekler.
Oysa Kıbrıs müzakerelerinin mantığı hiçbir zaman tek tek maddeleri seçmek değildi.
Bir paket mantığı vardı.
Bir tarafta taviz verdiğiniz bir konuda, başka bir başlıkta karşılığını alıyordunuz.
Mavroyiannis’in hatırlattığı 2014 Ortak Açıklaması’nın meşhur prensibiyle:
“Her şey üzerinde anlaşılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşılmış sayılmaz.”
İşte burada iki eski başmüzakerecinin endişeleri neredeyse birleşiyor:
Geçmişte yapılan işi yeniden müzakere etmeye başlarsak ilerlemek yerine gerileyebiliriz.
Garantiler konusunda ayrılıyorlar. Ama düşündüğümüz kadar değil.
Güvenlik ve garantiler konusu, iki toplumun Kıbrıs sorununa ne kadar farklı tarihsel pencerelerden baktığını belki de en iyi gösteren alan.
Nami’ye NATO’nun mevcut garanti sisteminin yerini alıp alamayacağını sorduk.
Cevabı net biçimde hayır oldu.
Nami’nin yaptığı ayrım önemliydi: Ona göre NATO, dışarıdan gelecek tehditlere karşı bir güvenlik sistemi sunabilir fakat Garanti Antlaşması’nın temel sorusu başka bir şeydir: Birleşik Kıbrıs’ın iç anayasal düzeni çökerse ne olacak?
Bu nedenle NATO üyeliğinin Garanti Antlaşması’nın doğrudan alternatifi olmadığını, olsa olsa İttifak Antlaşması’nın bazı işlevleriyle ilişkilendirilebileceğini söyledi.
Fakat Nami aynı zamanda mevcut tek taraflı müdahale hakkının devam etmesi gerektiğini de savunmadı.
Tam tersine, Guterres Çerçevesi kapsamında tek taraflı müdahale hakkı bulunmayan fakat mevcut garantör ülkelerin belirli şartlarla dahil olabildiği yeni bir güvenlik mekanizmasının tartışıldığını anlattı. Bunun çağrı üzerine çalışan, anayasal prosedürlere bağlı yeni bir sistem olabileceğini söyledi.
Sonra aynı fikri Mavroyiannis’in önüne koyduk.
Burada farklılıklar belirginleşti.
Mavroyiannis, Kıbrıslı Rumlar açısından güvenlik ve garantilerin bir numaralı mesele olduğunu ve herhangi bir ülkeye tek taraflı askeri müdahale hakkı veren bir sistemin kabul edilemeyeceğini söyledi.
Ama Nami’nin tarif ettiği yeni mekanizmanın “değeri olduğunu” da kabul etti.
Onun tercih ettiği model, bir toplumun veya oluşturucu devletin güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde federal hükümet tarafından engellenemeyecek şekilde BM’ye başvurabilmesini sağlayan bir uygulama mekanizmasıydı.
Yani iki taraf aynı noktada değil.
Ama artık tartışma 1960’taki sistemin aynen korunup korunmaması arasında da değil.
Asıl tartışma şu gibi görünüyor:
Eski garanti sisteminin yerine, her iki toplumun da kendisini güvende hissedeceği yeni sistem tam olarak nasıl kurulacak?
Kamuoyundaki tartışma çoğu zaman hâlâ “garantiler kalsın mı, kalksın mı?” düzeyinde yapılıyor.
Müzakerecilerin anlattığı tartışma ise bundan çok daha ileride.
NATO sandığımız kadar merkezi olmayabilir
İki söyleşiden çıkan bir başka ilginç sonuç da NATO konusunda oldu.
Nami, NATO’nun Garanti Antlaşması’nın yerini tutamayacağını açıkça söyledi.
Mavroyiannis ise şahsen askeri ittifaklardan hoşlanmadığını ve mevcut şartlarda Kıbrıs’ın NATO üyeliğinin zaten gerçekçi olmadığını anlattı. Fakat bir çözümün güvenlik mekanizmasında NATO ile bağlantılı bir unsur gerekiyorsa, “çözümün bedeli buysa neden olmasın?” diyerek bunu tartışmaya hazır olduğunu söyledi.
Peki Türkiye gerçekten federasyona dönebilir mi?
Belki bugün Kıbrıs sorunundaki en büyük soru bu.
Ankara yıllardır iki devletli çözümü açıkça savunuyor.
Dolayısıyla “Federasyon konuşmaya yeniden başlayabilir miyiz?” sorusunun hemen ardından “Türkiye buna izin verir mi?” sorusu geliyor.
Nami’nin cevabı oldukça iyimserdi.
Türkiye’nin yeni dönemde BM sürecinin ilerlemesine izin vermesini ve gerekli şartlar oluşursa 5+1 toplantısına katılmaya hazır görünmesini federal çözüme yönelik dolaylı bir sinyal olarak okudu.
Hatta Kıbrıslı Rum tarafı Erhürman’ın önerilerine olumlu yanıt verirse Ankara’nın süreci engellemeyeceğini düşündüğünü söyledi.
Mavroyiannis ise çok daha temkinli.
Türkiye’nin gerçekten çözüm istediğini söyleyebilecek durumda olmadığını, fakat Ankara’nın Kıbrıs konusunda hareket alanı açmak istediğine dair işaretler bulunduğunu düşünüyor.
Bu hareket taktiksel de olabilir, gerçek bir çözüm arayışı da.
Henüz bilmiyoruz.
Ama iki söyleşinin ortak noktası şu:
Ankara’nın tamamen kapıyı kapattığını söylemek artık o kadar kolay değil.
Bununla birlikte taraflar sorunun kaynağı konusunda ciddi biçimde ayrılıyor.
Nami, bugün federal çözümün önündeki asıl siyasi irade sorununu Kıbrıslı Rum liderliğinde görüyor. Mavroyiannis ise 5+1 öncesinde Türkiye’nin AB’den Gümrük Birliği, vize ve benzeri konularda tavizleri önceden almaya çalışmasının süreci zorlaştırdığını savunuyor.
Belki Kıbrıs sorununun özeti de tam burada yatıyor.
İki taraf da çözümün mümkün olduğuna inanabiliyor.
İki taraf da geçmiş yakınlaşmaların korunmasını isteyebiliyor.
İki taraf da birkaç ayda sonuca ulaşılabilecek kadar ilerlenmiş olduğunu söyleyebiliyor.
Ama siyasi irade eksikliğinin kimden kaynaklandığı sorulduğunda parmaklar yine karşı tarafı gösteriyor.
çözümden önce biraz çözüm üretmek gerekiyor
Mavroyiannis söyleşisinin benim için en ilginç bölümlerinden biri de “alışılmışın dışında ne yapılabilir?” sorusuna verdiği cevaptı.
Dev bir anayasal fikir ortaya atmadı.
Tam tersine, günlük hayatı ve karşılıklı çıkarları birbirine bağlayacak projelerden söz etti.
Türkiye’nin Ankara Protokolü’nü Kıbrıs için uygulaması karşılığında AB-Türkiye Gümrük Birliği modernizasyonunun önünün açılması…
Kıbrıs doğal gazının yalnızca Kıbrıslı Rumların değil, aynı maliyetle Kıbrıslı Türklerin kullanımına da sunulması…
Hatta ileride Türkiye’ye doğal gaz taşınması…
Elektrik bağlantıları…
Yeni geçiş noktaları…
Mavroyiannis’in mantığı basit:
“Barış anlaşmasını bekleyip sonra işbirliği yapmayalım; işbirliği yaparak barış anlaşmasının şartlarını oluşturalım.”
CyTopic’i kurarken amaçlarımızdan biri Kıbrıs hakkında farklı görüşlerin birbirleriyle konuşabildiği bir alan yaratmaktı. Son haftalarda yaptığımız yayınlar bana bunun neden önemli olduğunu tekrar hatırlattı.
Özdil Nami’yi dinlediğinizde bir anlatı duyuyorsunuz.
Andreas Mavroyiannis’i dinlediğinizde başka bir anlatı.
Bazen birbirleriyle çelişiyorlar.
Ama ikisini peş peşe dinlediğinizde çok daha değerli bir şey ortaya çıkıyor:
Kıbrıs sorununun gerçek pazarlık alanını görmeye başlıyorsunuz.
Nerede gerçekten anlaşmazlık olduğunu, nerede kamuoyundaki tartışmanın müzakere masasının yıllarca gerisinde kaldığını ve nerelerde tarafların aslında düşündüğümüzden çok daha yakın olduğunu fark ediyorsunuz.
Mülkiyetten yönetime, AB hukukundan güvenliğe kadar birçok konuda seçenekler, formüller ve yakınlaşmalar mevcut.
Eksik olan şey belki yeni formüller üretmekten çok, **eski çalışmayı koruyacak güveni ve son kilometreyi yürüyecek siyasi iradeyi yaratmak. **
Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti belki de bütün tarih boyunca en fazla düşünülen, en fazla müzakere edilen ve en uzun yıllar boyunca tasarlanan devlet projesi olabilir.
Bu devletin iki mimarını dinlemek gerçekten büyük bir onurdu.
Özdil Nami’ye ve Andreas Mavroyiannis’e, hem geçmişte masada verdikleri emek hem de bugün deneyimlerini bizimle paylaştıkları için teşekkürlerimi iletmek isterim.
Onları dinlerken bir kez daha şunu düşündüm: Belki de Birleşik Kıbrıs fikrinin en büyük gücü, hâlâ üzerinde konuşulabilecek kadar ayrıntılı, hâlâ savunulabilecek kadar gerçek ve hâlâ kurulabilecek kadar mümkün olmasıdır.
Şimdi mesele, onlarca yıl boyunca tasarlanan bu devleti yeniden hayal etmekten çok, onu kuracak siyasi iradeyi bulabilmek.
Tabii bunlar yalnızca iki söyleşiden çıkardığımız sonuçlar.
CyTopic’te farklı görüşlerden insanlarla konuşmaya devam ediyoruz. Güneydeki siyasi partilerden isimlerle, eski müzakerecilerle, akademisyenlerle, gazetecilerle ve Kıbrıs sorununu farklı açılardan yaşayan insanlarla yeni yayınlarımız gelecek.
Dolayısıyla bu yazının birkaç ay sonra ikinci bölümünü yazarsam, belki bazı fikirlerim değişmiş olacak.
Aslında umarım değişir.
Çünkü bu yayınları yapmanın amacı zaten bildiklerimizi tekrar etmek değil.
Birbirimizi biraz daha iyi anlamak ve bizim de bilmediğimiz şeyleri öğrenmek.
Merak edenler, bahsettiğim söyleşilerin tamamını ve gelecek yayınları CyTopic YouTube kanalından izleyebilirler.




