“Adalet mülkün temelidir!” denir ya, bir zamanlar, burdaki “mülk” sözcüğünü mal/mülk olarak zannedip, doğal olarak özel mülkiyet rejimini kutsayan bir itiraf olarak algılardım bu deyişi…
Meğer, burdaki “mülk” kelimesi “devlet/egemenlik” vs anlamındaymış.
“Mülkiye” kelimesinden gelen ve devletin sivil yönetim işlerini ifade eden bir terim, hatta bu nedenle olacak, Türkiye’deki Ankara Sosyal Bilimler Fakültesi (SBF) mezunlarına “mükiyeli” denir genellikle…
Bu nedenle, “Adalet, devlet yönetiminin temelidir!” de denebilir.
Bu durumda, devlet yönetiminin temeli adaletse, bu adalet ne üzerine oturtulmalıdır sorusu gelir akla, ya da gelmelidir.
Evet, devlet yönetimi adaletli olması için, her şeyden önce hukuk üzerine oturması gerekmez mi?
Devlet yönetimi, yasamada olsun, yürütmede olsun veya yargıda olsun hukuksal temeller üzerine oturtulması gerekmez mi?
Devlet yönetiminin hukuksal temeller üzerine oturtulması ne demektir peki?
Mesela yasamayı, yani yasaların yapılışını ele alalım.
Nasıl yapılıyor yasalar burjuva dünyada? Çoğu kez halktan habersiz, sözde halkı temsil eden milletvekilleri tarafından yapılır, değil mi yasalar? Bu, genel anlamıyla, burjuvaların günümüz demokrasisinde gelebilecekleri son sınırdır.
Denecektir ki; ama onları halk, bu işi yapsınlar diye, halkı temsil etsinler diye seçmiyor mu? Bu, tamamıyla bir yanılsama, burjuvaca bir aldatmacadır. Çünkü, burjuva siyasetçiler halka yapacaklarını değil, tersini vaad ederler, seçildikten sonra da vaad ettiklerinin tersini yasallaştırırlar. Buna da temsili demokrasi denir!
Mesela, hangi seçim öncesi adayların ağzından “hayat pahalılığı ödeneğini vermeyeceğiz!” diye bir vaad duydunuz? Ya da, “iktidara yakın olup da, rüşvet, usulsüzlük vs gibi suçlarla itham edilenlerin isimlerini yazmayı ve fotoğrafını yayınlamayı yasaklayacağız!” diye bir vaad duydunuz seçim kampanyalarında?
Duymadınız, değil mi?
Ama, son dönemin en çok tartışılan yasaları bunlar değil mi?
Burjuvalar, halktan habersiz, halka karşı yasalar çıkartmakla kalmıyorlar, böylesi anti demokratik, halkın aleyhine yasalara karşı mücadele etmeye kalkan halk güçlerinin üzerine devletin güvenlik ve yargı güçlerini salarlar hemen.
Aynı durum yürütme, yani hükümet uygulamaları için de geçerlidir. Hükümet programlarında hep şirin sözler, ama uygulamada tam tersi uygulamalar…
Ya yargı? Aynı durum yargıda da sözkonusudur. Yasası olup da hukuksal olmayan sayısız örnek var. En son seçim propaganda faaliyetleri kapsamında BRT ekranlarındaki parti konuşmalarında yaşandı. Bir yanda propaganda özgürlüğü, diğer yanda bir kuruma bunu sınırlama yatkisi… Bir yanda anayasal özgürlükler, diğer yanda bununla çelişkili yasalarla oluşturulmuş kurallar…
Tüm bunlar, burjuva devlet yapısının ve yönetiminin burjuva çıkarlar üzerinden hareket ettiğinin kanıtlarıdır.
Yasama, yürütme ve yargı düzeyinde uygulanan bu tür sahtekarlık, düzenbazlık ve anti demokratikliğin düzeyi, ülkenin içinde bulunduğu sosyo ekonomik yapıyla paralel oluşmaktadır. Fazla itiyaç olmadığı için uygulanmayabilir, ya da acil ihtiyaç haline gelince de başvurulmayan anti demokratik yöntem ve uygulama kalmaz. Faşizm denen yapının temeli işte bu burjuva yapıdır.
Burjuva düzen, en “demokratiğinden”, en despot, yasa tanımaz olanına kadar, son talilde burjuva sınıfın, diğer sınıflar üzerinde uyguladığı bir diktatörlüktür.
Mesela, Türkiye’yi ele alalım. Lafı fazla uzatmamak için direk konuya giriyorum. Konumuz, Türkiye Cumuriyeti devletinin yabancılar için uyguladığı G82 ve N82 kodlarını, uygulanış biçimini düşünün… Hukuk, adil yargılanma hakkı, şeffaflık vs yani adalet neresinde?
İşte bu nedenle, hukukun geçerli olmadığı bir yerde adalet aramak ahmaklık değilse, hukuka ihanettir!
Çünkü böylesi bir yapı, kendini hukuk üzerine değil, keyfilik ve güç üzerine oturmuştur. Ama, bu keyfiliğin de bir yasallığı vardır. Hukuksal değil ama yasal!
Böylesi yapılarda, genellikle yasalar uygulamaları takip eder. Yani, önce minare çalınır, sonra kılıf uydurulur.
Ve malesef, kitleler de bu tür uygulamaları “devlet yapıyorsa, doğrudur! Vardır bir bildiği!” gibi beynimize işlenmiş önyargılarla karşılar.
“Devlet yanlış yapmaz!” önyargısı, devleti kutsamanın, hesap sormaktan imtina etmenin, “şeriatın kestiği parmak acımaz!”ın kaynağıdır…
Düşünün bir, suçsuz bir kişiyi hapse atacaksınız, yıllarca sözde yargılayacaksınız, binbir maddi ve manevi işkenceye maruz tutacaksınız, yıllar sonra da, “beraat” ettirerek salı vereceksiniz…
Adamın hayatını kaydıracaksınız, “hade git, serbestsin!” diyeceksiniz.
Geçen ve tükenen ömrün cezasını kim ödeyecek peki? “Ne yani, devleti mi dava edeceğiz, deli mi oldun sen?” deycek başvurduğun hukukçular…
Ve, çektiğin yanına kalacak…
İşte, G82 ve N82 kodlarıyla suçlanarak, yıllar sonra bu suçlamaları kaldırılanlar böyle bir sürecin içindeler… Ne niye suçlandıklarını, ne de niye suçlanmaktan vazgeçildiğini anlayabildiler!
Ama, bunun adı “diplomatik başarı” diye satılıyor bizlere…
Siz alırsanız alın, ben almam bu hukuk dışılığı!




