Yıllar önce bir uçak kaçırmıştım.
Öğrenciydim. Oldukça zorlu bir sınava girmek için İstanbul üzerinden İtalya’ya gidecektim. Sıradaydım. Önüm doluydu. İnsanların önüne geç(e)medim. Bekledim. Ve uçağı kaçırdım.
Sıram geldiğinde görevli bana şaşkınlıkla baktı ve…
“Neden öne geçmedin, aptal mısın?” dedi.
O cümle uzun süre zihnimde kaldı. Aptal mıydım? Yoksa başka bir şey mi? Mesela ‘saygılı’ ya da ‘sıra bilen’ gibi birşeyler mi? Ya da ‘ilkesel’?
İlke dediğim şey gerçekten ilke miydi, yoksa yalnızca çekingenlik mi?
O gün kaybettiğim şey bir uçak mıydı, yoksa bir fırsat mı? Peki öne geçseydim ne kaybedecektim?
Bu yazı aslında bizim barikatlarla ilgili.
Esas meselenin siyasi iradesizlik olduğunu biliyoruz. Bunun yanında bir de idari boşluk, altyapı eksikliği, çalışanların niyeti ve iradesi gibi konular var…
Ancak benim esas merak ettiğim ve cevabını aradığım şey şu:
“Kaynak olmanın” ne derece etik olduğu…
Dün Aios Demetios’ta (Aydemet) gidiş-dönüş yaklaşık dört buçuk saat bekledim. Beklerken, açık bir kural ihlali etmeden ama çeşitli yollarla sırayı fiilen kısaltan insanları izledim.
Kimse bariyeri yıkmıyordu. Kimse bağırarak yolu açmıyordu. Ama bir şekilde bazıları öne geçiyordu.
Ve şu soruyu düşündüm:
“Kaynak olmak” ne zaman yalnızca pratik bir çözüm, ne zaman etik bir ihlal olur?
Adanın iki yarısında aynı anda yaşayan insanlar var. Günde birkaç kez bu hattı geçenler. Beklemek onlar için istisna değil, gündelik bir yorgunluk.
Beklemek yalnızca zaman kaybı değil; belirsizlik, kontrol kaybı, plan yapamama hali. İnsan bir noktada tükenir.
Peki tükenmişlik etik için bir gerekçe midir?
“Uçağım var.”
“Randevum var.”
“Çocuğum arabada.”
“Ben günde dört kez gidip geliyorum bu yolu.”
Bu cümlelerin hangisi diğerinden daha haklı?
Haklılık, kişisel yoğunlukla mı ölçülür?
Sıkıntının derecesi arttıkça eşitlik ilkesi esneyebilir mi?
Sıra ya da guyruk basit bir düzen önerir: önce gelen önce geçer.
Bu, kamusal alandaki en sade eşitlik ilkesidir. Guyrukta herkes yalnızca bir sıradır.
Ünvan, tanıdık, hikâye askıya alınır.
Ama insan kendi hikâyesini askıya alabilir mi?
Eğer sistem zaten adil değilse, bireyin adil kalma yükümlülüğü sürer mi?
Kurallar aksıyorsa, kurala sadakat irrasyonel midir?
Çoğunluk bir davranışı normalleştirdiğinde o davranış etik hale gelir mi?
Doğal olan — sıkıştığında kendini öncelemek — doğru olan mıdır?
Belki mesele sonuçta değil, ilkededir.
Öne geçerek bir kaybı engelliyorsam ama o kaybı başka birine aktarıyorsam, etik olarak ne yapmış olurum?
Zararın yer değiştirmesi, zararı ortadan kaldırır mı?
Görünmeyen birine verilen zarar, gerçekten daha az zarar mıdır?
Yıllar önce o uçuşta öne geçseydim sınava girecektim. Muhtemelen geçecektim. Ama o zaman başka biri benim yerime kalacaktı. O kişinin hikâyesini bilmiyorum. Hiç bilmeyeceğim.
Etik belki de tam burada başlar:
Görmediğin, tanımadığın, yüzünü hiç hatırlamayacağın birini hesaba katabilme kapasitesinde.
O gün bana “aptal mısın?” diye sorulmuştu.
Bugün ben kendime başka bir soru soruyorum:
Eğer kimse görmese, kimse yargılamasa, kimse hesap sormasa… yine de sırada kalır mıydım?
Ve daha önemlisi:
Kaynak olmamak bir kayıp mıdır?
Yoksa görünmeyen bir başkasını kaybetmemek midir?
Belki o uçağı kaçırdığım gün cevabı bilmiyordum.
Bugün de bildiğimi söyleyemem.
Ama şunu biliyorum:
Asıl sınır kapılarda değil.
Asıl sınır, “benim aciliyetim” ile “başkasının hakkı” arasındaki o ince çizgide başlar.



