Sevgül Uludağ’ı anlatmak, yalnızca bir gazetecinin hayatını anlatmak değildir. Onu anlatmak, Kıbrıs’ın yakın tarihinin bir çocuğun hafızasına, bir annenin omuzlarına, bir evin duvarlarına, bir gazetecinin kalemine ve bir adanın vicdanına bıraktığı izleri anlatmaktır.
2011 yılında RIK’te yayınlanan Aynı Gökyüzü Altında programında, Hüseyin Halil’in sorularını yanıtlayan Sevgül Uludağ, çocukluğundan gazeteciliğe, ailesinin yaşadığı baskılardan barış mücadelesine uzanan hayatını anlatmıştı.
O anlatı, yalnızca kişisel bir yaşam hikâyesi değildi. Kıbrıs’ın karanlığını, Kıbrıslı Türk toplumunda farklı düşünenlerin nasıl yalnızlaştırıldığını, barıştan yana durmanın nasıl bedellerle karşılandığını ve gazeteciliğin bazen yalnızca bir meslek değil, bir varoluş biçimi olduğunu gösteren güçlü bir tanıklıktı.
Sevgül Uludağ, çocukluğunu anlatırken hafızasının en eski yerlerinde acı, yoksulluk, baskı ve korku olduğunu söylüyordu:
“Çocukluğumda çok kötü şeyler hatırlarım. Babamın hapiste olduğunu hatırlarım. Babama üç yaşında gidip şiir okuduğumu hatırlarım. Hapisteyken, üç yaşında.”
Babasının TMT’yi reddiyle başlayan bir hayat dersi
Babası Niyazi Bey, TMT’ye girmeyi reddettiği için cezalandırılmıştı. Sevgül Uludağ, babasının bu reddi nasıl gerekçelendirdiğini şöyle aktarıyordu:
“Çünkü o dönem babam TMT’ye girmeyi reddettiği için cezalandırıldıydı. Çünkü babam da dedi ki, ‘Eğer TMT’ye girersem yarın bana gelip git kardeşini vur diyebilirsiniz. Ben kimseyi vuramam. Bu işlere bulaşmak istemem.’”
Bu cümle, yalnızca bir babanın kişisel tavrı değildi. Sevgül Uludağ’ın hayatında vicdanın, şiddeti reddetmenin ve insanı insana kırdıran yapılara karşı durmanın ilk aile mirasıydı.
Bu ret, ailenin hayatında derin bir kırılmaya dönüştü. Babası hapse atıldı, ardından işsiz bırakıldı. Sevgül Uludağ’ın çocukluk hafızasında babası çoğu zaman hasta ve işsizdi; annesi ise doktor parasını çıkarabilmek için eski Volkswagen’in içinde şilinleri sayan, evdeki zeytini satıp ekmek almaya çalışan bir kadındı.

“Yani hep hatırladığım babamın hasta ve işsiz olması. Mesela kalp rahatsızlığı ortaya çıktıydı. Bir doktora gittiğimizi hatırlarım. Eski bir Volkswagen’ciğimiz vardı ve orada annem şilincikleri sayardı, doktor parası çıkacak mı acaba diye. Evdeki zeytini satıp ekmek aldıklarını hatırlarım.”
Babasının hangi işe girdiyse o iş yerinin sahibinin tehdit edildiğini anlatıyordu:
“Ondan sonra hangi işe girdiyse babam, o iş yeri sahibinin tehdit edildiğini, gece evimize insanlar gelip, ‘Aman Niyazi, sakın yarın işe gelme. Benim otobüslerimi yakacaklar gelirsen. TMT bizi de tehdit etti’ diye. Babamın ağladığını hatırlarım.”
Takip edilen bir çocukluk
Bir çocuğun hafızasında bunlar yalnızca basit olaylar olarak değil, evin içine sinmiş bir baskı olarak kalmıştı.
Aile yalnızlaştırılmıştı. Sevgül Uludağ, çocukluğunda evlerinin “vebalı bir ev” gibi görüldüğünü, kimsenin eve gelmek istemediğini anlatıyordu:
“O zaman evimiz sanki vebalı bir evdi ve kimse evimize gelmek istemezdi. Çünkü yani yönetimin hain ilan ettiği veya taciz ettiği, istemediği, istenmeyen şahıs, persona non grata ilan ettiği bir aileydik. O nedenle bir tuhaflık vardı yani, sezerdim. Bir de konuşulanları duyardım.”
Çağlayan’dan kütüphaneye yürürken bisikletli casusların onları takip ettiğini, annesinin çalıştığı kütüphanede bir polisin sürekli odada oturduğunu, telefon çaldığında kulak kabarttığını, rapor tuttuğunu hatırlıyordu:
“Bir dönem tabii 63 sonrası benzin yoktu. Biz yayan gidip geliyorduk kütüphaneye. Çağlayan’dan casuslar da bisikletle takip ederlerdi bizi. Mesela Çiçek Bakkaliyesi vardı. O zaman çocuktum yani. Anlam verebilirdin bu şeylere.”
“Kütüphanede sürekli bir polis annemin odasında otururdu. Telefon çaldı mı kulak kabartırdı. İşte ne yaptı, ne etti, rapor tutarlardı hakkında. Babam öldüydü ben yedi yaşındayken. Bunları hatırlarım.”
1963: Göçmenlik, kurşun sesleri ve çocuk hafızası
1963’te ise henüz beş yaşındayken göçmenliği yaşadı. Evlerinden kaçıp sur içine sığındıklarını, silah sesleri yüzünden uyuyamadığını, annesinin ekmek bulmak için gittiğinde ellerinin cırmalanmış, kanlar içinde döndüğünü anlatıyordu:
“Gene çocukluğumdan kötü bir anım, göçmen oluşumuzu hatırlarım. Ben beş yaşındaydım. 1963’te, 58 doğumluyum. Bu evden kaçtığımızı, sur içine gittiğimizi hatırlarım. Bizde dedem vardı, gözleri görmezdi. Nenem vardı, kulakları duymazdı. Abim vardı işte genç, 16-17 yaşlarında. Ben vardım ve annem.”
“Biz Lefkoşa’da kaçtığımızı hatırlarım. Bir akrabanın evine gittiydik ve sürekli silah seslerinden uyuyamazdım yani, çarpışmalardan. Annemin ekmek bulmak için gittiğini, geldiğini, ellerinin cırmalanmış, kanlar içinde geldiğini; çünkü herkes saldırırdı ekmek bulsun falan filan.”
Bir süre sonra eve döndüklerinde ev açılmış, bazı eşyalar alınmaya çalışılmıştı. Babasının ağır daktilosu, tabaklar, çarşaflar… Yoksulluk, yalnızlık ve güvensizlik, hayatın sıradan parçaları hâline gelmişti.
“Sonra belki bir ay sonra falan evimize döndüydük. Göçmenlik bittiydi. Evimiz açılmıştı. Ganimet etmeye çalıştıydı birileri ama yetiştiremediydiler. Babamın daktilosunu, ağır bir daktilosu vardı, çeviri yapardı. Onu çalmaya çalıştılar. İşte tabaklar, çarşaflar falan filan böyle şeyler.”
“Hatta evimizin yoksulluktan, çünkü annem çok düşük bir maaşa, ayda 20 Kıbrıs lirasına çalışıyordu. Abim okumaya gittiydi Ankara’ya, üniversiteye. Babam öldüydü. Bu evleri odacık odacık, bir iki odacığa tıkışıp da yarısını kiraladığımızı, yabancı insanların olduğunu, çocukların benim bebeklerimi alıp çalıp oynadıklarını ve vermediklerini.”
Sonra Sevgül Uludağ, çocukluğunun duygusunu bir cümlede topluyordu:
“Yani hep böyle bir acı, hep böyle bir baskı, hep böyle bir gözyaşı.”
Nefretin değil, dostluk hikâyelerinin büyüttüğü bir çocuk
Ama bu evde, bütün bu acıların ortasında, Kıbrıslı Rumlara karşı nefret dili kurulmamıştı. Bu, Sevgül Uludağ’ın hayatındaki en belirleyici çizgilerden biriydi.
“Ben büyürken annemden her zaman Kıbrıslı Rum arkadaşlarıyla ilgili çok iyi dostluk öyküleri dinleyerek büyüdüm. Yani hiçbir zaman bu evde işte Kıbrıslı Rumlar öyle adi, böyle adi gibi bir laf hiç asla olmadı.”
Daha o doğmadan, ailesi 1940’lı yıllarda Alona köyünde ev kiralıyor, oraya gidiyordu. Ablası ve abisi Rum çocuklarla oynayarak Rumca öğrenmişti. Babası Lefkonuk’ta Rum okuluna gitmiş, Rumcayı çok iyi konuşuyordu.
“Lefkonuk’ta Türk okulu olmadığı için babam Rum okullarına gittiydi ve Rumcayı Rumlardan daha iyi konuşurdu. O nedenle çok yakındı yani. Dili bilmek başka bir şey. O nedenden ötürü çok samimi Rum arkadaşları vardı.”
Bu yüzden onun hayatında barış fikri soyut bir siyasi slogan değildi. Aile hafızasının içinden, komşuluklardan, arkadaşlıklardan, birlikte yaşanmış çocukluklardan geliyordu.
Yaşadığı sokak bile Kıbrıs’ın bölünmüş hafızasının bir parçasıydı:
“En önemlisi bu içinde bulunduğumuz sokak, Çağlayan, Necmi Hakkıran Sokak, 63’te bölündüydü. O bölünmeyi hatırlarım. Sokakta bir ayak oynarken biraz ürktüğümü; çünkü yani aman bir serseri kurşun gelip beni vurur mu gibi. Bu evin üst katında kurşun izleri hâlâ duruyor 63’ten.”

Annesinden kalan sevgi ve direnç
Annesi, Sevgül Uludağ’ın hayatındaki en güçlü figürlerden biriydi. Onu anlatırken sözleri yumuşuyor, ama o yumuşaklığın içinden olağanüstü bir direnç görünüyordu:
“Annem olağanüstü bir insandı. Çok sevgi doluydu. Bana o sevgisi kaldı. Doğayı çok severdi. İnsanları çok severdi. Ben herhangi bir biçimde şikâyet ettiğimde, ‘A kızım’ derdi, ‘bak’ derdi, ‘bir elin parmakları aynı mı? Yani beş parmağın var. Kimisi uzun kimisi kısa. Tabii ki farklılık olacak.’”
Annesi, farklılığı bir tehdit değil, hayatın doğası olarak anlatmıştı ona. Ama o sevgi dolu kadın da sistematik haksızlıklardan payını almıştı.
“Hiçbir zaman hiç kimseye beddua etmedi. Bir tek kişiye beddua etti hayatı boyunca: Denktaş’a. O da kocasına yaptığı haksızlıktan ötürü, bu TMT işlerinden ötürü; babam TMT’ye girmeyi reddettiği için onu cezalandırması, annemi cezalandırması.”
Kütüphanede yıllarca çok düşük bir maaşla çalışmış, binlerce kitabı Dewey sistemine göre tasnif etmiş, kütüphanenin düzenini kurmuştu. Buna rağmen sürekli işten atılma korkusuyla yaşamış, hakaretlere maruz kalmıştı.
“Yıllarca annem 20 lira fiks maaşla çalıştı. Herkese artış verilirdi, annem hariç. Gene hatırladığım bir gün annem o kadar sinirlendi. Çekinin üzerine 4 lira artış yaptırdılar, 24 lira. Sonra çizip tekrar 20 lira yaptılar ve o çeki verdiler.”
“Çok çalışkan bir kadındı. Çok olağanüstü çalışırdı. Kütüphanede bütün sistemi kurdu. Dewey sistemine göre bütün kitapları, binlerce kitabı tasnif etti. Böyle olmasına rağmen sürekli hakaret duyardı. Sürekli bağırma, çağırma, sürekli her an işten atılabilirim korkusu ama çaresi yoktu. Babam öldüydü. 20 lira maaştan hem beni okutacaktı hem abimi geçindirecekti, ev döndürecekti.”
Şiirden gazeteciliğe açılan yol
Sevgül Uludağ’ın gazeteciliğe başlaması da tesadüf gibi görünen ama aslında bütün bu hayat birikiminin yol açtığı bir süreçti.
Lisede şiir yazıyordu. Ablası İlkay Adalı, gazeteci Kutlu Adalı ile evliydi. Kutlu Adalı, onun gençlik şiirlerini dosyalamış, “Bunları kitap yapmalısın” diyerek teşvik etmişti. Sevgül Uludağ, şiir kitabı için matbaalardan fiyat almaya giderken Raif Denktaş’la tanıştı.
“Ben matbaaları gezerken fiyat almak üzere rahmetli Raif Denktaş’la tanıştım. Raif Denktaş, Rauf Denktaş’ın oğluydu, gazete çıkarıyordu. Sanıyorum Zaman Gazetesi’ni çıkarıyordu o dönem, 1979-80 gibi bir şey.”
Raif Denktaş’ın çıkardığı İngilizce gazetede çok sayıda hata görünce güldü. Neden güldüğü sorulduğunda, bunun gazete diye çıkarılıp satılmasının olacak iş olmadığını söyledi.
“Bir gazete gördüm İngilizce masasında, o çıkarıyordu. Northern Weekly ve inanılmaz hatalarla doluydu. Dedim yani, güldüm. ‘Niçin güldün?’ dedi. Dedim, ‘Yani sen bunu gazete diye çıkarıp satıyorsun, olacak iş değil.’ ‘Tamam’ dedi bana, ‘gel başla o zaman. Tashihçi olarak gel başla.’”
Böyle başladı gazeteciliği.
Sonra bir gün gazetede boş kalan sayfalar için eline daktilo, fotoğraf makinesi ve bir taksi imkânı verildi:
“Raif bir gün geldi dedi ki, ‘Bu adam vazgeçti, üç dört sayfa kaldı boş. Aha burada daktilo, aha aşağıda bir arkadaşımın taksisi var. Nereye istersen seni götürsün. Al bu da bir Yashica’ dedi. Bir de Yashica verdi bana. ‘Aha bu da zoomu’ falan filan. ‘Git ne yaparsan yap, bu sayfaları doldur. Yaz, doldur, bas.’”
“Tamam. Öyle başladı gazetecilik.”
O dönem Simone de Beauvoir okuyordu. Kadınların toplumdaki yerini, Kıbrıs’ın kuzeyinde kadınlara nasıl bakıldığını, hangi gözle değerlendirildiklerini yazmaya başladı.
“Ben Simone de Beauvoir adlı bir yazar var, feminist bir yazar. Onun kitaplarını okuyordum ve çok etkilenmiştim. Kıbrıs’ın kuzeyinde kadınların durumu nedir, ne tür tablolar var, kadınlara nasıl bakılır, hangi gözden bakılır falan gibi bir yazı yazdım.”
Ardından Kıbrıs’ın kültürel ve tarihî değerlerine ilişkin yazılar yazdı. Yazıları ödül aldı. Gazeteciliğe İngilizce başlamıştı.
“Başlangıç olarak Kıbrıs’ın kültürel, tarihî değerleriyle ilgili yazılar yazdım. Bu yazılar ödül aldı. Gazeteciler Birliği’nin veya o dönem Gazeteciler Cemiyeti’ydi galiba, her sene seçerlerdi birtakım yazıları. İki tane birden ödül aldım. Araştırma, inceleme. Yani ben gazeteciliğe İngilizce olarak başladım.”
Kadın gazeteci olmanın bedeli
Genç bir kadın olarak sahaya çıktığında, yalnızca haber yapmadı; o dönemin erkek egemen basın ortamına da meydan okudu. Çünkü anlattığına göre o yıllarda aktif kadın gazeteci neredeyse yoktu.
“Çok dedikodu yapıyorlardı hakkımda. Yani işte bu kız bu yazıları kendi mi yazar acaba, yoksa eniştesi Kutlu Adalı yazar da o da adını mı koyar? Yok işte ne işi vardı orada? Çünkü o dönem aktif kadın gazeteci yoktu.”
“TAK Ajansı’nda, devletin resmî haber ajansında çalışan birkaç kadın vardı. Bir Sevgi Yalman vardı. Halkın Sesi’nde başka aktif kadın gazeteci yoktu. Mesela Neriman Cahit vardı diyelim ama Neriman Cahit öğretmendi. Asli mesleği gazetecilik olan yoktu. Piyasaya ben çıkınca çok dikkat çekti ve hemen dedikodular başladı. Tacizler başladı.”
Ama o yazmaya devam etti.
Halkın Sesi’nde kültür sanat sayfaları yaptı. Yeni Düzen’de çalıştı. Olay dergisinde yazdı. Kıbrıs Postası’nda gazetecilik yaptı. Erten Kasımoğlu ve Özcan Özcanhan’dan haber yazmayı, soru sormayı, röportaj kurmayı öğrendi.
“Orada olduğum sürece işte bir haber nasıl yazılır, hangi soruları sormak lazım, kim, ne, nerede, nasıl, ne zaman… Benim de defterim vardı, not alıyordum. Meraklı.”
“Erten Kasımoğlu beni yönlendirdi. Mesela dedi, ‘Git bana gençliğin sorunları nedir, git gez ve röportaj yap.’ Dizi dizi röportajları Erten Kasımoğlu’ndan kaptım. O nedenle müteşekkirim ona. Çünkü bu dizi röportajlar hayatım boyunca bana eşlik edecekti.”
Gençleri, askerliği ve düzenin susturmak istediği gerçekleri yazmak
Ve tam da bu yüzden başı derde girdi.
Uyuşturucu kullanan gençlerle röportaj yaptı. Askerlikte gençlere yaptırılanları yazdı. Askerliğin yalnızca disiplin değil, itaat üretme mekanizması olduğunu sorguladı.
“Gençler konusunda yazdığım yazılar nedeniyle başım çok ciddi derde girdi. Çünkü uyuşturucu kullanan gençlerle ilk kez röportaj yaptıydım. Askerliğe alınıp da askerde kendilerine saçma sapan işler yaptırılan, aslında askerlikle alakası olmayan, sadece itaat etmeyi öğretir asker. Çünkü aslında başka bir şey değil. Komutan ‘Yat, öl’ dersa yatıp ölecen.”
Bu yazılar askerî çevrelerin dikkatini çekti. Tehditler başladı.
“Bunlarla ilgili röportajlar yapınca biraz işkillenmeye başladı buradaki askerî çevreler ve peşime düştüler. Önce Kıbrıs Postası’na beni ziyarete geliyorlardı. Sivil İşler denen bir kurum var. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın veya Barış Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlıdır. Sanıyorum Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlıdır. Yani Kıbrıslı Türklerin ordusuna bağlı bir birimdir bu güya.”
Kıbrıs Postası’ndayken ilk açık tehditlerini aldığını anlatıyordu. Emekli asker derneklerinden bildiriler dağıtılmış, telefonla tehdit edilmişti.
“Bunlarla ilgili yazılar yazmaya başladığım zaman ilk tehditler, hiç unutmuyorum: ‘Elini ayağını gıracayık senin’ diye emekli askerler derneği, emekli subaylar derneği falan. Türkiye’den gelip de savaşıp da buraya yerleşmiş emekli askerlerin oluşturduğu örgütlerin yaygın bildiri dağıtımı oldu. O dönem daha internetler falan yoktu. Elini ayağını gıracak, onu yapacak, bunu yapacak. İşte telefondan tehdit ediyorlardı.”
Bir süre sonra yazı yazması engellendi, önüne İngilizce dergiler konup yalnızca çeviri yapması istendi.
“Direkt beni alıp başka bir ofise koydu Kotak. Önüme bir hayle İngilizce dergi yığdı, Economist falan. ‘Senin işin’ dedi, ‘bundan sonra çeviri yapacan.’ Yazı yazmayacan, yazı yasak. Durduk, çeviri yapmaya.”
Sonra işten attırıldı.
“Birkaç gün sonra gene bu Sivil İşler’den gelen adamlar dediler ki, ‘Ama attıracayık seni işten.’ Dedim, ‘Buyurun.’ Gerçekten attırdılar beni işten. Direkt sokağa kondum yani Kıbrıs Postası’nda.”
O dönemin sağ basın organları hakkında yazılar yazmaya başladı. Çünkü Sevgül Uludağ, “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” diyordu; nüfus yapısındaki değişimi, hırsızlıkların artışını, uyuşturucu trafiğini, askerlikte gençlere yapılanları sorguluyordu.
“Çünkü ben diyordum yani, Kıbrıs Kıbrıslılarındır. İşte burada nüfus yapısı bozuluyor, hırsızlıklar artıyor, tecavüzler, bizim alışık olmadığımız bir yaşam biçimi dayatılıyor gibi. Veya bu uyuşturucu trafiği nereden çıktı? Eskiden yoktu Kıbrıs’ta böyle şeyler. Veya askerlikle ilgili çocuklara neler yaptırılıyor…”

“Gazeteci kaynağını açıklayamaz”
Kendisinden kaynak ismi istendiğinde ise gazeteciliğin en temel ilkesini hatırlatıyordu:
“Israrla mesela o asker çocuk kim diye röportaj yaptığım, çok üstüme geldiler. ‘İsmini ver’ diye. Gazeteci kaynağını açıklayamaz. Ölürüm daha iyi. Yani olamaz böyle bir şey. Çünkü gazetecinin kaynağı sadece kendine aittir. Aksi hâlde gazetecilik yapamazsınız.”
Onun hayatında baskı yalnızca işten atılmakla sınırlı değildi. Bir dönem evinin önüne askerî araç konmuştu. İçinde Kıbrıslı Türk değil, Türkiye’den bir asker bulunan bu araç bir buçuk ay boyunca evinin önünde durmuştu.
“Neyse sonuçta işten attırdılar. Ama bu arada şöyle bir şey yaptılar. Bu evin kapısının önüne koydular bir askerî araç. Bu askerî aracın içinde bir Türk askeri vardı. Kıbrıslı Türk değil, Türk askeri vardı. Bir buçuk ay süreyle bu askerî araç bu evin önünde oturdu. Gündüz ve gece. Ve o asker değiştirildi. Araç kaldı ki bu mahalle terörize edilsin.”
Mahalleye mesaj verilmek isteniyordu. Sevgül Uludağ buna rağmen geri adım atmadı:
“Bir şekilde hayatta kalmaya çalıştım, ilkelerimden taviz vermeden.”

Barış istediği için kara listeye alınmak
Barış mücadelesi, hayatının başka bir temel hattıydı. Eşi Zeki Erkut da barış hareketinin içindeydi. Birlikte Barış Derneği’nde yer aldılar, geceler düzenlediler, Kıbrıslı Rumlarla iyi ilişkiler kurulması için çalıştılar.
“Evlendim mesela, eşim daha çok tacize uğramış bir insandı çünkü barış hareketinin lideriydi. Birlikte Barış Derneği’ndeydik. Geceler düzenliyorduk. Hep barış mesajı vermeye çalışıyorduk. Hep Kıbrıslı Rumlarla iyi ilişkiler kurmak istiyorduk.”
Ama Sevgül Uludağ’ın barış fikri hiçbir zaman romantik bir körlük değildi. Kıbrıslı Rumları da, Kıbrıslı Türkleri de insan olarak, bütün çelişkileriyle görüyordu.
“Ben Kıbrıslı Rumlarla çok kavga ederim . Yani Kıbrıslı Rum oldukları için illa da işte âlem-i cihan, şahane insanlar diye hayır. Onlar da normal bir toplum yani. İyisi de var, kötüsü de var. Nasıl Kıbrıslı Türkler de âlem-i cihan değil. Onun da iyisi var, kötüsü var yani.”
“Onun için mesela ben Kıbrıslı Rumlarla en çok kavga edenlerden biriyim ben. Çünkü yanlış bir şey yaptıklarında söylerim. Doğru yaptıklarını da gene söylerim yani. Ama burada espri şuydu: Yani ‘Kıbrıslı Rumlarla asla birlikte yaşayamayık’ demeniz lazımdı ki işiniz de olsun, mühim yerlere de gelesiniz gibi bir anlayış vardı.”
Eşi de işsiz bırakılan Sevgül Uludağ, çocukluğundan yetişkinliğine kadar kara listelerle, takiplerle, telefon tehditleriyle yaşadı.
“Eşim de işsiz bırakıldı mesela. Sekiz sene kesintisiz işsiz kaldı eşim. Özel sektörde bile iş bulamıyordu o dönem. Bu söylediğim gerçekten karanlık yıllar Kıbrıs Türk toplumu için. Sürekli izleniyorduk. Telefonlarımız dinleniyordu.”

Dinlenen telefonlar, açılan mektuplar
Telefonlarının dinlendiğini anlatırken verdiği örnek, dönemin gündelik hayatına sinen gözetimi bütün çıplaklığıyla gösteriyordu:
“Sanıyorum 1985 yılıydı ve Almanya’da bir konferans olacaktı. Zeki’yle ben, eşimle birlikte oraya gidecektik. Daha evli değildik. Yedi yıl birlikte yaşadık, sonra evlendik. Fakat sadece telefonda konuşmuştuk bunu. Kimse bilmiyordu Almanya’ya gideceğimizi.”
Bir gün postada karşılaştığı bir kadın ondan Almanya’dan parfüm sipariş etti.
“Dedim, ‘Sen nereden bildin a kızım Almanya’ya gideceğimizi?’ ‘Dinlerik ya sizi.’ Bayıldım buna. Yani dinliyorlar, öğreniyorlar.”
Mektupları da zamanında ulaşmazdı. Davetler açılır, okunur, bekletilir; bazen bir ay sonra eline geçerdi.
“Bir de mektuplarımız hiçbir zaman bize direkt gelmezdi. Postada bir liste vardı. Her gelen mektup, daha internet falan yoktu yani kapalı. Alırlar, açarlar, tutarlar yanlarında. Mesela davet gelir, davete gidemen çünkü bir ay sonra gelir sana mektup. Açılır, okunurdu falan filan.”
Dünyaya açılan bir gazetecilik
Bütün bunlara rağmen Sevgül Uludağ’ın gazeteciliği yalnızca yerel baskıları anlatmakla sınırlı kalmadı. İngilizcesi sayesinde dış haber sayfaları hazırladı. İnternetin olmadığı yıllarda radyodan Moskova’nın Sesi’ni, Bulgaristan Radyosu’nu, BBC’yi dinleyip bantlara kaydetti; geceler boyunca çözümleyerek dış haber sayfaları yaptı.
“Dış haber hazırlamak için düşünün, internet yok. Nasıl yaparsınız? Gece kurardım radyoyu, koyardım işte. Moskova’nın Sesi’dir, Bulgaristan Radyosu’dur, BBC’dir, odur budur. Bunları banda alırdım. Yorumları durur çözerdim. Sabahlara kadar dış haberler sayfası hazırlardım. Orijinal.”
Kadın hareketiyle ilgilendi. Çevre yazıları hazırladı. Filistin Kurtuluş Örgütü ile ilişkiler kurdu. Filistinli şairlerin şiirlerini çevirdi. Filistinli çocuklar için kampanyalar yaptı. Uluslararası konferanslara katıldı; kadın hareketinin dünyadaki temsilcileriyle, Filistinli, Iraklı ve İngiltere’de askerî üslere karşı mücadele eden kadınlarla tanıştı.
“Filistin Kurtuluş Örgütü’yle ilişkilerim çok iyiydi. Filistin’den şiirler, şairlerin şiirleri, şunlar bunlar, onları alıp çeviriyordum. Filistinli çocuklar için kampanyalar yapmıştım. Kıbrıslı Türklerden pek çok şey toplamıştık.”
“Ben Dünya Kadınlar Konferansı’na gitmiştim 1987’de ve ilk kez orada İngiltere’den Greenham Common’a karşı, askerî üslere karşı, cruise üzerine karşı gösteri yapan kadınlarla tanıştım. Filistinli kadınlarla tanıştım. Iraklı kadınlarla tanıştım”
Uluslararası Gazeteciler Örgütü ona Julius Fučík Onur Madalyası verdi. O ana kadar bu ödülü alan en genç gazeteciydi. Fakat bu ödül bile ona yeni baskılar getirdi.
“Uluslararası Gazeteciler Örgütü bana Julius Fučík Onur Madalyası’nı vermişti. Dünyadaki en genç gazeteciydim. 200 kişi almıştı o ödülü o ana kadar ve en genç gazeteci bendim o ödülü alan. Bu ödül nedeniyle işten atıldım yani. Bir hayle pislik yaptılar bu ödülle ilgili.”
Uludağ Basın Bürosu: Bağımsız kalmak için açılan kapı
Hayatındaki en güçlü desteklerden biri eşiydi. Sürekli işten atıldığı bir dönemde, ona Uludağ Basın Bürosu adında bağımsız bir ofis açtı.
“Eşim bana bir sürpriz yapmıştı. Eşim en büyük destekçim oldu. Annemden sonra gazetecilik bakımından yaptığım her işe destek verdi. Her zaman yanımda oldu. Hiçbir zaman yaptığım şeyleri sorgulamadı. Demedi, ‘Yahu bu çok güvenli bir iş değil, yapma’ falan demedi yani hiçbir zaman. Full destek verdi bana. Yani onun hakkını hiç ödeyemem.”
“Döndüğüm zaman eşim bana bir sürpriz yapmıştı. Daha evli değildik üstelik. Bir ofis açtı bana, Uludağ Basın Bürosu diye. Çünkü sürekli işten atılıyordum ve dedi ki bana, ‘Sen bağımsız olarak bir ofisin olsun. Burada haber üret.’ Her şeyini koydu. Tabelasını da yaptırdı. Geldim ve bana anahtarlarını vermişti. Düşünün ne kadar güzel bir jest.”
Ama polis takibi orada da sürdü. Gelen yabancılar izlendi, aşağıda bekleyenler rapor tuttu. Sevgül Uludağ’ın ifadesiyle, bütün ömrü boyunca bu takip hiç kesilmedi:
“Her gelen yabancıyı takip ederdi polisler. Yani aşağıda otururlardı, bakarlardı, rapor tutarlardı falan. Bütün ömür boyu sürdü bu. Yani hiç arkası kesilmedi.”
“Hakikatin milliyeti yoktur”
Bugün Sevgül Uludağ daha çok kayıplarla ilgili çalışmalarıyla, savaşın gömdüğü hakikati ortaya çıkaran gazeteciliğiyle, iki toplumun ortak acılarına tuttuğu ışıkla hatırlanıyor. Ama 2011’de Aynı Gökyüzü Altında programında anlattıkları, onun bu noktaya nasıl geldiğini de gösteriyor.
O gazetecilik, birdenbire ortaya çıkmış bir meslek tercihi değildi.
Babası “kimseyi vuramam” dediği için cezalandırılmış bir çocuğun hafızasından geliyordu. Annesinden farklılıkla yaşamayı öğrenmiş bir kız çocuğunun vicdanından geliyordu. 1963’te kurşun sesleriyle, göçmenlikle, yoksullukla, yalnızlaştırılmayla büyümüş bir Kıbrıslının içinden geliyordu. Barış dediği için işsiz bırakılanların, takip edilenlerin, mektupları açılanların, telefonları dinlenenlerin hayatından geliyordu.
Ve belki de bu yüzden Sevgül Uludağ’ın gazeteciliği hiçbir zaman yalnızca “haber” olmadı.
O, hakikatin milliyetini reddeden bir gazetecilik yaptı.
Kıbrıslı Türklerin de Kıbrıslı Rumların da iyisiyle kötüsüyle gerçek insanlar olduğunu, hiçbir toplumun bütünüyle kutsanamayacağını ya da mahkûm edilemeyeceğini söyledi. Yanlış gördüğünde Kıbrıslı Rumlarla da kavga ettiğini, doğru gördüğünde bunu da söylediğini anlattı.
Çünkü onun meselesi bir tarafa ait olmak değil, hakikatin yanında durmaktı.
Sevgül Uludağ’ın hayatı, Kıbrıs’ta barışı savunmanın ne kadar ağır bedellerle mümkün olduğunu gösteren bir tanıklıktır. Ama aynı zamanda, bütün bu bedellere rağmen susmamanın, geri çekilmemenin, “kaynağımı açıklamam” diyebilmenin, “kimseyi vuramam” diyen bir aile mirasını gazetecilik etiğine dönüştürmenin hikâyesidir.
Ve geride, yalnızca yazılar değil; yüzleşme, vicdan ve barış için yürünmüş uzun bir yol bıraktı.
Bu yazının ikinci bölümünde, Sevgül Uludağ’ın Kıbrıs’taki kayıplarla ilgili yürüttüğü gazetecilik çalışmalarının hikâyesi anlatılacak.
Kaynak notu: Bu metin, Sevgül Uludağ’ın 2011 yılında RIK’te yayınlanan Aynı Gökyüzü Altında programında Hüseyin Halil’in sorularına verdiği yanıtlardan Nuri Sılay’ın derlemesiyle hazırlanmıştır.




