“Kaç sınır çekilir yüreklere?
Kaç kurşun geçer
çocuk düşlerinden?
Sen de gittin ya
bu şehir
YALNIZDIR
bundan böyle.”
Şirin Zaferyıldızı böyle der “ağırdık zamana” adlı kitabında. Aslında daha neler neler der, dedi ve diyecek de kulak açıp dinlemek gerek, duymak değil sadece.
Ağır hatta çok ağır zamanlardan geçerken, dünyadaki türlü savaşlara, açlıklara, akla gelen ve gelmeyen her türlü soruna tanıklık ederken durup zamanın köşesinde, bir kitaba tanıklık ettik geçen günlerde bir akşam…
“…. gittiğin şehre bahar geldi mi? / Badem ağaçları / sevdiğin bütün şarkılar / cümbüş cümbüşe / bize inat / Ah, İstanbul / bir de Limasol / kaç dilde sustun sen?”
Kaç dilde susuyoruz biz yaşarken?…
Bir yandan bir kitabın sayfalarında dolaşmak, bir yandan etkinlik için davet almak ve katılabilmek için herhangi bir etkinliğe, direnmek; küçük, basit, sıradan görünen, aslında olabilecek şeyleri oldurabilmek için direnmek kendi kendimize ve de çevremize. Genel ve özel bir direnmek, diri kalabilmek uğruna yaşam yolunda.
Sırf dünyaya yakın hissedebilmek adına. Birkaç nefes, birkaç güzel insan, birkaç iyi yürek. Sanatın yollarında yolları kesişen, iyi hissettiren, güzel bakan ve gören birkaç insanla aynı yolu yürümek…
Şirin Zaferyıldızı, “Dünya Kanaması Çağı” dediği zamanda, Mevlânâ’nın yedi öğüdü gibi öğütlediği bazı eylemlere şiirlerinde “yaşa, unutma, sev, kaçma, anla, susma, bul, gitme, diren, gülümse” adını verir şiir başlıklarında.
“Yorgun / ağrılı bir Dünya Kanaması Çağı” yaşanırken severek, anlayarak, gülümseyerek, şiirle, yaşama tutunarak direnmek; herkese ve her şeye rağmen. Özellikle çağa rağmen ki her çağda aynı insan modelleri, yok etmek için insan -canı- farklı silahlarla savaşmaya devam ediyor.
Dünyaya tutunabilmek için seçilen yollar, ne zaman ki insandan, candan, canlıdan, iyilikten geçecek işte o zaman bu kavga bitecek.
Dünyayla bir olmanın yolu sanattan mı geçer ya da sanat, gerçekten gailemiz midir diye sorgularken aslında insanın gailelerinin olması, bu gailelerin insana dair olması ve bir canlının hayatını dert edinmesi bir insanın; yaşamdaki en iyi şeydir, tıpkı şiir gibi…
Neriman Cahit’in “öldürmeyen her darbe güçlendirir” sözünü hatırlatan Şirin Zaferyıldızı “sanata sarıldım” diyor.
Biz neye sarılıyoruz? Siz neye sarılıyorsunuz?
Bizim gailemiz ne? Sizin gaileniz ne? Sanatın, sanatçının gailesi gerçekten de NE?
Sanat deyince, illa ki sanatçılara da çıkıyor yol. Küçücük yarım kalmış çeyrek adada, sanatçılar bile kendi cephelerinde gruplaşırken ve her alanda insan bir araya gelemezken, kimse birbirinin rengine saygı duymuyorken ve sahiplenmiyorken kimse kimseyi, bazen düşünüyor da insan; hangi sanat ya da hangi sanatçı?
Sanatçılar bile ne sanatçıları ne de insanı aynı alana toplayabiliyor…
Yine de belki bir gün başarırız aynı masada olmayı.
Kim bilir belki bir gün, bir devirde:
Parti rozetleri çıkarıldığı zaman, egolar terk edildiği zaman, sınırlar ve çizgiler silinip insana -canlıya- kucak açıldığı zaman, dışlanmadığı zaman kimse ve her rengine sahip çıkıldığı zaman sanatın-sanatçının, desteklendiği zaman güzellikler ve kucak açıldığı zaman iyiliğe iyilikle, önleri kesilmeyince adım atmak isteyenlerin, işte o zaman, belki başarırız.
Ve başardığımız zaman aydınlanır her yer.
“Ağrılı ve kanamalı bir çağdan geçerken
yol ararken insanlığa
sırtına geçirip dilsiz siyah hırkayı
kaç şehirde bulabilir
insan kendi aydınlığını?”
“Aydınlığa!” derken; aydınlarımıza, değerli insanlarımıza sahip çıkabilme umuduyla…



